Sunday, January 11, 2009

Derkenar

Uzun zamandır takip ettiğim www.derkenar.com da yazılarımın bazılarının yayınlanması için sevgili Necdet Şen ile konuştuk. İlk yazımı da yayınladı. Bundan böyle orada yayınlanan yazılar blogdan kalkacak. Malum kendi kendine rakip olmak manasız.

İlk yayınlanan yazım "Sağlıklı Beslenme" başlıklı olan. Orada yayınlandıkça bu listenin altına ekleyeceğim.

Bilcümle okuyucuya duyurulur.

www.derkenar.com da yayınlanan yazılar listesi

1. Sağlıklı Beslenme
2. Anadol Tarikatı
3. Lodosçu Ressam
4. Mavi Delik
5. Yeşil Biber
6. Can Suyu
7. Bakkala Giden Çocuk
8. Sinek
9. Ateşli geceler, eflatun rüyalar
10. Vita

Blogda olmayıp da Derkenar'da olan yazılar:

1. Sağlıkta dönüşürken ne yana dönelim?
2. İkisi de aynı harf değil mi?
3. İz Bırakmayan Beddualar
4. Delikanlı Yazı
5. Olağan tacizciler
6. Obama, The Rock Star
7. Ekmek Parası
8. Fakir Ama Gururlu
9. Evlenilecek Site
10. Renoo Oniki
11. Asimetri
12. Hiç Akılda Yokken
13. Konuş Yavrum Konuş

Monday, August 11, 2008

Sağlık Memuru

Hisarüstü'ndeki evin arkada vadiye bakan geniş camlı odasında gözlerinizi dışarı çevirince bir çatı denizi ile karşılaşıyordunuz. Yıllar içerisinde apartmana dönüşmüş gecekondular korkunç mimari anlayışları ve kötü seçilmiş dış cephe boyaları ile göze batıyorlardı. Bir kısmı boyasızdı. Bir diğer kısmında ise çatı tahta direkler üzerine alelusul kapatılmış ve fırtına çıkmasın duasına durmuştu. Simsiyah bir yan duvarın üzerinde Ziftçi Çatıcı Salim, Yaltım işleri, tel:..... yazıyordu.

Sabahtı. Güneş öğleden sonra vuracağından henüz pancurlar açıktı. Aralık olan pencereden seyyar satıcı ve çocuk sesleri gelmeye başlamıştı. İlkyazdı ve sıcak hava mevzular arasında henüz başaktör konumuna yükselmemişti. Pencere aralığından gelen kokular arasında kızartma, eksoz ve biraz da hayvan dışkısı baskındı. İki adım ötesinin İstanbul boğazı olduğuna kimse inanmazdı. Hoş boğaz kıyısından arabalarıyla geçenler de burada böyle bir mahalle bulunduğundan habersizdiler.

Odada dört kişi vardı. Hasta, gelin, sağlık memuru ve doktor. Camın karşısına gelen duvara yanaştırılmış bir açılır kanepe hastanın yatağıydı. O yatacak kadar hasta olunca açılmış bir daha kapatılmamıştı. Eski tip bir yorganın altında yatan, kafasında iğne oyalı yazması ve katarakt ameliyatı simgeleyen kalın büyüteç gözlükleri ile seksenlik bir teyzeydi. Göğsüne kadar gelen yorganın dışına çıkarılmış elleri kapkara kuru çalılar gibiydi. Parmakları ve tırnakları ile yazmasından çıkan bir perçemi kınalıydı. Duvarda daha önceleri dekoratif bir şeyin asılı olduğu tahmin edilecek ucu kıvrık metalde serum torbası takılıydı. Serum yaşlı kadının sağ elindeki bir kelebek iğne vasıtası ile gitmekteydi.

Gelin ellisini bulmuş, kilolanmış, makyaj nedir bilmeyen, saçları ensesinde toplu, kumaş etek ve triko bluz ile giyim işini halleden Anadolu hanımlarındandı. Otuz seneyi aşkın zamandır hizmetini yaptığı kaynanasının son zamanlarında eksik bir vazife olmasın telaşındaydı. Samimiydi. Kendisine hayat garantisi olan üç yetişkin oğlu ve oto tamirciliğinden galericiliğe terfi etmiş iyice bir kocası vardı. Evin tertip ve düzeninde; köylülük hallerine tam çare olamasa da modernlikten nasibini alma gayreti görülüyordu.

Sahnemizdeki kişilerden kalan ikisini de tanıttıktan sonra onların biraz kafalarının içine biraz da ortamlarına dalmalı...

Doktor hastanın başucuna yakın koltukta oturmakta şu anda ve aradaki sehpa ve üzerindeki yapma çiçeklerden sonra da sağlık memurunun oturduğu ikili kanepe gelmekte. Doktorumuz kot pantolon ve uzun kollu beyaz gömlek giymişti. Kalınca yapılı, yanları beyazlamış koyu renk kısa saçlı, kırklarının başında, yüzü ve elleri bakımlı sakin bir adamdı. Muayene malzemelerini siyah büyük bir sırt çantasında getirmiş, ayakkabılarını antrede tereddütsüz çıkartmış, terlik beklemişti. Koltuğa oturduktan sonra çantasından kalın ve büyük, spiralli bir bloknot çıkartmış not almaya hazırlanmıştı. Sağlık memurunun varlığından mı gerginleşmişti yoksa onun varlığı sağlık memurunu mu rahatsız etmişti. Bunu bilemeyiz. Gerçek olan odadaki erkekler arasında bir gerilim olduğuydu.

Sağlık memuru son derece saygılı ve kibar olduğunu ifade eder tarzda hareketlere sahipti. hatta biraz da insanın gözüne "ben çok görgülüyüm" havasını sokuyor gibiydi. Ellisini epeyce geçmiş, arkaya düzgünce taralı beyaz saçlı, tombulca, gri kumaş pantolon ve kısa kollu çivit mavisi gömlekli, ince bıyıklı, düzgün sakal tıraşlıydı.

Kısa bir kafa içi yolculuk:
Doktor, sağlık memuru için: Herif riyakar, aileyi sabah akşam gel git söğüşlüyordur. İddiaya girerim.
Sağlık memuru, doktor için: Kesin zengin bebesi, hareketlere bak. Burun kıvırdı bana pezevenk. İnşallah az para isteyenlerden değildir.
Gelin, doktor için: İnsan evladı demişlerdi. Esastan da iyi adam galiba.
Kaynana, doktor için: Büyük oğluma benziyor.

Aslında göz ameliyatı olmuş bu teyzelerin tamamı eve gelen sucu, tüpçü, tamirci, doktor kim olursa olsun oğullarından birine benzetirler. Bu kaide bizim sahnemizde de değişmemişti.

Doktor notlarını aldı. Sonra hastayı baştan aşağı muayene etti. Teyzenin bu esnada ağzı durmadı. Sağlık memuru neden serum taktığını doktorun arkası dönük iken izaha çalıştı. Onay ve hatta takdir bekledi. Doktor bu gayrete tıslayarak "biz ağızdan sıvı alabilen hastalara serum takmayı uygun görmeyiz" diye cevap verdi. Sağlık memuru bütün sevimliliği ile "içine Bemiks de koymuştum da vitamin şeyetsin diye" şeklinde bir izah getirdi. Doktorun adama sırtı dönüktü ve yüzünde "ya sabır!" ifadesi vardı. Bunu yatağın ayak ucundaki gelin gördü. Hasta ise halen doktorun hangi oğluna benzediğini tam tesbit ile meşguldü.

Kafaların içi yeniden:
Gelin, sağlık memuru için: Bize çok nemrut davranıyor ya nasıl da doktora yılıştı. Bildim ben zaten bunun sahtekar olduğunu.
Sağlık memuru, doktor için: Ulan ben senelerdir serum taka iğne yapa kaç hasta iyileştirdim. Sen vik vik vik ediyorsun. Serumun ne zararı var. Yok ağızdan alsaymış da yok doğal yoldanmış da. Okuyunca bok oluyonuz.
Doktor, sağlık memuru için: Bir de yanlış bilsen. Her şeyi doğru bilirsiniz. Yanık pansumanı rivanolle, her türlü hastalık serumla, her ateş novaljinle.Ohh niye okutuyorlar ki doktorları.

Doktor tekrar yerine geçti. Hafifçe yan dönerek sağlık memuruna kendisinin yardımını isteyeceğini söyledi. Adam gevşedi. "Hocam emrin olur" şeklinde dikkatle dinleme görüntüsüne büründü. Doktor teyzeden bazı tahliller isteyeceğini ve bunların nasıl alınıp hangi laboratuvara götürüleceğini tarif etti. Adam çok ciddi bir eda ile notlar aldı. Doktorun "şu andan itibaren serum takılmayacak, ancak sabahları gelip tansiyon bakarsanız ve beş gün süre ile verdiğim iğneleri yaparsanız sevinirim" cümlesi de hiç yoktan iyi bir durumun habercisiydi. Yine de içerliyordu eski kurt bu yardımcı pozisyona. Genç teğmenden emir almak zorunda kalan yaşlı assubaylar gibi hissediyordu kendini.

Kafaların içi, bir kez daha:Sağlık memuru, doktor için: Kibarmış herif, yaptıklarıma pek laf etmedi. Bir kere nasıl bağırmıştı doktorun biri. Bu belli süt bebesi, bağıracak adam değil.
Doktor, Sağlık memuru için: Ben senin ayağını keserim bu evden de şimdi değil. Vakit var daha.
Gelin, doktor için: İnşallah fazla tutmaz tahlilleri.
Doktor, gelin için: Ablanın yüzü az bulutlandı. Neyse ki tahlillerin çok tutmadığını öğrenince ferahlayacak.
Kaynana, sağlık memuru için: Kardeşim İbrahime benziyor.

Gelinin getirdiği kolonyayı reddeden doktor lavobo sordu. Adetiydi gittiği evlerde el yıkama bahanesi ile banyolarını gözden geçirirdi. Buradan elde ettiği ipuçları ile aile hakkında doğruluk oranı yüksek tahminlerde bulunurdu. Ellerini yıkadıktan sonra yeniden odaya girmedi. Çantasını kadının elinden aldı. Gelin, bir gün önce telefonda öğrenmiş olduğu muayene ücretini uzatırken "az olmadı umarım doktor bey" dedi. Karşılıklı gülümsediler. Merdivenlerden inmeye başladı.

Yolda, direksiyonda doktorun kafasının içi: Allah bu adamlara insaf versin. Böyle bir aile bellediler mi aylarca yıllarca, serumdu, iğneydi, pansumandı sömürüp duruyorlar. Top gibi kadın, sabah akşam serum bekler hale gelmiş. Neyseki abla kurt hemen anladı tavırlarımdan. Bir dahaki gidişime sağlık memurunu göremem herhalde.
Evden yürüyerek ayrılan sağlık memurunun kafasının içi: Bu adam rahat dirlik vermez artık. Şu tahlilleri halledeyim sonra işlerim çok deyip ayağımı keserim. Dayanamam bir daha öyle dişlerinin arasından tısır tısır konuşursa. Bu bebeler bilmezler vatandaşı. Esas hizmet eden biziz. İğnem var koş Naim efendi, serumum var koş Naim efendi, pansumanım var fırla gel Naim efendi. Bunlar böyle herşeyi kitaptaki gibi bellerler. Neyse siktiret. Gitmem olur biter.

Kaynana gelinden izahat istedi. Kadın bıkmadan anlattı. Kan tahlillerinden sonra artık serum takılmayacağını söyledi. Yaşlı kadın essahtan da doktorun büyük oğluna ne kadar benzediğini farkedip farketmediğini sordu. Gelin alışkın şekilde evetledi.

Sağlık memurunun hikayesi:
Yeşilırmak vadisindeki bir köyde doğmuştu. Acar, coşkun bir çocuktu. Yaşıtlarına göre daha ufarak olmasına rağmen çok dayanıklıydı. Koşuda, yüzmede hep en öndeydi. Bütün oyunlarda galip gelirdi. Okulu baştan beri sevmemişti. İlkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmiş, kimi zaman bağ bahçe işi kimi zaman da sığırtmaçlık yapmıştı. Onbeş yaşından sonra da dayısının bulunduğu ilçeye gelip zirai alet tamiri ve satışı yapan bir adamın yanına çırak girmişti. Dayısının yanında kalıyor, haftalığının yarısını dayıya veriyordu. Yeni makineleşmeye başlayan ülkede halen tırpanla ekin biçip, döven ile sapı taneden ayırmak yaygındı. Orak biler, tırpan ağzı düzeltir, bıçkı eğelerdi. En güzel de ağaç testerelerinin ağzını yapardı. Bir sağa, bir sola hafifçe çıkıntı yapacak şekilde ikili dişleri yatırır bunu sıralı yapmaktan zevk alırdı. Ustası kendi bildiği bütün işleri ona kısa zamanda öğretti. O da tatlı dili ile köylüye satış yapmanın yollarını öğrendi. Hep de aferin aldı.

Onsekiz yaşına geldiğinde ilçe ona yetmemeye başladı. İlkokul mezunlarının rahat iş bulduğu altmışlı yıllarda devlet kapısı en cazip yerdi. Ülkenin en büyük şehrindeki büyük bir hastaneye hademe olarak girdi. Bevliye kliniğinde iki seneye yakın çalıştıktan sonra askerliğini yaptı. Dönüşünde de aynı hastanede teknik serviste çalışmaya başladı. Bunun yeteneğini gören başhekim dönüşüne buna paspas vermeyin başka iş yaptıralım demişti. Kısa zamanda zaten basit olan elektrik tesisatını, oksijen sistemini, yatakların mekaniğini çözdü. Evlendi. Köyünden, iddiasız, sessiz sakin bir kız getirdi. Musluğundan su akan bir evde oturmak, hele de termosifon da olan bir evin hanımı olmak kızın neredeyse isteklerinin tamamına cevap veriyordu. Dövmeyen bir de koca. Allah iyi kısmet yollamıştı köy kızına.

Doktorların eğitim de gördüğü devlet hastanelerinde ana laboratuvarlardan başka kliniklerde de hızlı tetkik ihtiyacına cevap veren küçük laboratuvarlar olurdu. Burada hem eğitim gören asistanlar bazı testleri yaparlar hem de oranın görevlisi laborant merkez laboratuvarına gitmesi uzun sürecek testleri birkaç dakika içinde gerçekleştirirdi. Temel problem buralarda laborant bulunmamasıydı. Her beş servisin birinde laborant olur, o da sağdan soldan gelen istekleri karşılamaktan bıkıp hayata küsmüş olurdu. Devletin buna karşılık geliştirdiği çözüm gecikmedi. Şimdinin "hizmetli" leri olan o zamanın hademelerinden eli işe yatkın olanları görevlendirmek üzere "laborant yardımcısı" diye bir kadro tahsis ettiler. Laborant kadrosu her zaman boş kalıyor kısa bir eğitimden geçmiş olan laborant yardımcısı da işleri yürütüyordu. Bu kadro açılır açılmaz Naim efendi de başvuruda bulundu ve 25 sene sürecek olan sağlık hizmeti macerası başlamış oldu.

Laboratuvarı hemen kavradı Naim Efendi. Tam kan sayımı, idrar tahlili, periferik yayma, sedimantasyon, üre ve şeker yaptığı testlerdi ve zaten istenen de bu kadarıydı. İkinci senesinde efendi hitabı unutulmuştu. O, Naim Bey olarak tescillenmişti. Söylenen her isteği yerine getirdi. Klinik şefi de uzmanlar da asistanlar da ondan hep hoşnut kaldılar. Mesai sonrasında gidip gece geç vakitlere kadar kaldığı özel kliniğin sahibi de onu çok sevdi.

Yıllar geçtikçe Naim Bey yapmak istediği işin ne olduğunu farketti. O, klinik sahibi olmalıydı. Hemşehrileri ile beraber kapattıkları arsadaki evinin inşaatı sürerken yan gözle klinik olabilecek yerleri de seçmeye çalışıyordu. Evinde mutluydu. Karısı kira evinden çıkma hayalleri kurarken tek çocukları olan oğullarını büyütmekteydi. Devletteki hizmetinin askerlik sonrası onuncu senesinde kendi evine taşındı. Etraf biraz kırsal bölge gibiydi ama olsundu. Bu esnada oğlu ilkokul üçe geçmiş, derslerinde başarısı ile göz doldurmaktaydı.

Naim Bey ise iki akşamda bir gece yarısına kadar laboratuvarına baktığı klinikte bilgi ve görgüsünü arttırmaktaydı. Nöbete gelen hekimlerin reçetelerini, müşahade odasında yaptıkları tedavileri, hastaların şikayetlerini bir bir kafasına yerleştiriyor tıbbi pratiğin o kadar da zor olmadığı düşüncesine kapılıyordu. Bu nöbetlerde tansiyon bakmaktan serum takmaya, enjeksiyonlardan basit dikiş atmaya, yara-yanık pansumanlarına kadar onlarca şey öğrendi. Verdikleri orta halli paraya itiraz etmeksizin senelerce çalıştı. O bölgede hastaların arayıp sorduğu, eve çağırıp enjeksiyon yaptırdığı pansuman yaptırdığı bir sağlık adamına dönüştü. Evinin ikinci katını yaptıktan sonra oraya taşınıp alt katı kiraya verdi. Üzerine bir on sene daha geçtiğinde maddiyat daha da düzelmiş, tek üzüntüsü doktor olmasını istediği oğlunun hukuk fakültesine girmesi olmuştu. Emekliliği yaklaşırken biriktirdiği para ile kendine ait bir klinik açma hayallerini kurar olmuştu. Geceleri yatağında döneliyor, devletten gelecek ikramiye ile varlığını birleştirirse gece gündüz açık bir semt kliniği açabileceğini hesaplıyordu. Gece yarısına kadar işin başında durur bütün müdahaleleri kendisi yapardı. Bir geceye bir de gündüze pratisyen hekim ile randevulu hasta bakan emekli bir dahiliyeci ile kadın doğumcu ayarladığında kadro da hazırdı.

Emeklilik dilekçesini verdi. Sonra istediğini yaptı. Tam da planladığı gibi. Ahir ömürlerini sürmekte olan bir dahiliyeci ile bir kadın doğumcunun diplomalarına karşılık maaş bağladı. İki genç pratisyen hekimi de dönüşümlü olarak çalıştırmaya başladı. Tam istediği gibi bir ortamdı. Bütün tıbbi girişimleri o yapıyor, serum takıyor, iğne yapıyordu. Alt üst bembeyaz kıyafetler giyip, kalın tabanlı sabo terliklerinden asla vazgeçmiyordu. Doktor bey! diye seslenen hastalara nazik bir gülümseme ile karşılık veriyor, şimdi Allahı var, para konusunda kimseye gaddarlık yapmıyordu. Mahallenin Sağlıkçı Naim Beyi giderek bir klinik patronuna dönüştü. İki yaşlı doktorun hastalarına laf etmiyor, pratisyen hekimleri ise baskı altında tutarak hastalara tedavilerini serum ve enjeksiyon şeklinde vermelerini sağlıyordu. Tükenmez kaynağı yakalamıştı. Her ateşli hastaya diğer klinikte öğrendiği şekilde kokteyl denen novalginli, cevitli, bevitli serumdan takılıyordu. Antibiyotikler enjeksiyon şeklinde olunca Naim beye en az on defalık bir ev ziyareti çıkıyordu. Bereketli işti vesselam. Hekimlerin olmadığı zamanlarda acil hastalara ve ateşli vakalara da bakardı. Fazla risk almadan serum takar, nadiren de bir antibiyotik başlardı. Hiç de zor değildi hekimlik.

Doktorun Hikayesi:
Memleketin en doğusunda doğmuş, iki yaşında İstanbul'a gelmiş ve ilkokul üçüncü sınıfa kadar burada hayatını sürdürmüştü. Mahalle oyunları ile ve de özellikle futbol topu peşinde büyümüş, annesinin gayreti ile okumayı altı yaşında öğrenmiş, komşu Kadriye teyzenin gayreti ile de altı ayda elifbadan amme cüzüne geçmişti. Üniformalı babanın peşinde ilkokulu iki ayrı kentte, ortaokulu da iki ayrı kentte okumuştu. Lisede yeniden İstanbul'a dönülmüş, Tıp Fakültesi sonuna kadar burada kalınmıştı. Ne çok içine kapalı ne de aşırı dışa dönüktü. Okuldan belli sayıda arkadaşı olmuş, onlarla bağlantıyı sonraki yıllarda da hiç kesmemişti. Erken evlenmiş, mecburi hizmet ve askerlik macerasının sonrasında ihtisas kazandığında 19 ay arayla doğmuş iki çocuk, yorgun bir eş ve maddi sıkıntı ile İstanbul'a yeniden merhaba demişti. Sonraki zamanlarda kendiyle başbaşa kaldığında "harbiden de depresyondaymışım o zamanlar" diyecekti.

İhtisas bitti ve iç hastalıkları uzmanı oldu. Devlet memurluğu yapmak istemiyordu. Hemen istifa etti. Bir özel hastanede uzun sürecek olan çalışma hayatına başladı. Her zaman vicdanını dinledi. Özellikle zor duruma düşmüş insanların maddiyatlarına göz diken meslekdaş ya da değil sağlık personeline karşı hastaları korumayı vazife edindi. Kimisine açık açık "bırak o şarlatanı" derken, kimisine de "bir başka görüş daha alalım" diyerek doğru yolda olmadığını belli etti. Orta halli kibar insanlardan oluşan bir hasta grubu oldu. Bir çoğu ona sormadan kedilerini veterinere götürmeyecek kadar güvendiler. En fazla da yerinden kalkamayan yaşı sekseni geçmiş hastalar evde yaptığı ziyaretleri ve sohbetleri çok sevdiler. Acelesiz dinlemesi, hasta sahiplerine büyük harflerle yazılmış kağıtlarda ne yapacaklarını anlatması, merak ettiklerini geri aramasıyla ahir zamanda nadir görülen bir hekim tipi cizerdi. İlk yıllarında para dahi isteyemezdi. Ta ki usta bellediği kişi "yaptığın bir iş ise karşılığının adını koy!" diyene kadar. O günden sonra ustasının sözünü dinlemiş ve hem kendi hem de evine gittiği insanlar rahatlamıştı. Bu ziyaretlerde sağlık memurları ile, devamlı bakım yapan hemşirelerle, yabancı ülkelerden gelen yatılı bakıcılarla, fizikoterapistler ile ve nadiren de diğer dal doktorları ile yolu kesişirdi. Yıllar içinde bu insanlardan iyi niyetinden emin oldukları ile dostluklar kurmuş ve hastaları onlarla muhatap etmeyi bir görev bilmişti. Kendisini sanatını iyi yapan insanlardan sayardı.

Şeyda'nın Hikayesi:
Ondört yaşındaydı. Üçüncü çocuktu. İnce ve boylu, kumral uzun saçlı, yeşile bakan ela gözlü, buğday tenliydi. İki ağabeyinin ve babasının sevgilisiydi. Anasının da kuması. Adet görmeye başlayalı bir sene olmuştu. Bu dönemde ağabeylerinden biraz uzaklaşmış, kendi başına vakit geçirmeyi sever olmuş, el şakalarından da vazgeçmişti. Annesinin her cümlesini tersleyerek cevaplıyordu.Boyu habire uzuyordu. Kalçaları genişlerken memeleri belirginleşiyordu. İki omuzunu öne doğru çıkartarak yürüyünce memelerini saklayabileceğini sanıyordu.
Çocukluğu hastalıklarla geçmişti. Devamlı nefesi daralır, çocukluk astımı teşhisini koyan doktoru ergenlikte düzeleceğini söylerdi. Öyle de olmuştu. Son bir senede rahat koşabilmiş, hiç acile gitmemiş, rengi çok düzelmiş, biraz da kilo almıştı. O akşam titreyerek yükselen ateşi ve yutkunma zorluğu ile yakındaki kliniğe gittiklerinde ailece kolay düzelecek bir problemle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. Naim bey onları karşıladı. O akşam pratisyen hekim yoktu. Sabaha kadar Naim bey kalacaktı. Muayene odasına aldı. Oturttu. Boğaz ağrısı deyince rahatladı. Dil basacağı ile boğazına baktı. Bildik manzaraydı. Şeyda anjin olmuştu. Önce bir serum ile ateşini düşüreceğini, sonra da bir iğne yapacağını söyledi. Aile itaatkardı. Önce Novalgin ve Avil karıştırılmış bir serum taktı. Koltukaltlarına soğuk jel koydu. Kızın dudaklarının rengi kırmızıdan pembeye döndü, yüzü güldü. Naim Bey'in kendine güveni geldi. Bir de penisilin başlarsa yarına top gibi olurdu. Önce kolundan test yaptı. Sonra da kalçasından iğneyi uyguladı. Yaklaşık iki dakika sonra Şeyda'da nefes darlığı başladı. Naim Bey panikledi. Oksijen vermeye başladı. Damardan yüksek doz kortizon ve antiallerjik yaptı. Ki bu son yaptıkları doğruydu.
Kız biraz ferahlar gibi olduysa da dudakları morarmış halde kaldı. İlk beş dakika hem aile hem de sağlık memuru için kabus gibi geçti. Bu arada gündüz gelen kadın doğumcuyu arayıp durumu anlattı. Yaşlı kadın "dur bakalım" dedi. Naim Bey ondan bir yardım beklemiyordu ama bir kaç dakika sonra orta yaşlı beyazca saçlı bir adamın nefes nefese kapıda belirmesi ile rahatladı. Adam Jinekoloğun yolladığı yakın oturan bir Kulak Burun Boğaz uzmanıydı. Hemen Gırtlak spazmı geçirmekte olan genç kızın yanına aldılar. Bu sırada Şeyda şuurunu kaybetmek üzereydi. Doktor kısaca soluğunu dinledi. Sonra sakin hareketlerle kızın boynunun ön yüzünü sterilize etti. Hızlı bir lokal anastezik ile bölgeyi alelusul uyuşturdu. Kız hareketsizdi. Acil dolabından aldığı ince uçlu bistüri ile gırtlağın alt tarafında bir delik açtı. İlk soluklarla etrafa biraz kan sıçradı. Mide yıkamada kullanılan bir sondadan kestiği parçayı o delikten soktu ve itti. Kızın borudan gelen soluk sesi duyuldu. Sondanın ucuna oksijen maskesini kapadı ve beş dakika süre ile kızın yoğun oksijen solumasını sağladı.
Hasta önce pembeleşti. Sonra öksürür gibi oldu. Gözlerini açtı ve şaşkınca odada gezdirdi. Yüzlerde bir gülümseme dolaştı. Kimin nasıl rahatladığını kendi ağzından dinleyecek olursak sayfalarca sürer. Kızın kendine gelmesinden sonra doktor hastanın hastane tedavisi ile takip edilmesi gerektiğini ve boyundaki delikten bu iş için imal edilmiş bir tüp konması lüzum ettiğini kısaca anlattı. Baba itaatkardı. Doktora yaptığı iş karşılığında para teklif etti. Naim Bey hemen müdahale etti ve kendisinin halledeceğini söyledi. Üzerindeki beyaz önlük tamamen tere batmıştı.
Çok kısa zamanda ambulans geldi. Ambulans doktoru genç hanım Kulak Burun Boğaz uzmanını görür görmez tanıdı. Kısaca halleştiler. Personeller sedye ile kızı araca naklederken notlarını aldı, uyarıları dinledi ve "tamam abi Etfal'e gidiyoruz" diyerek el sallayıp ambulansa koştu. Cilvelice mi hareket ediyordu?

Gökten üç elma düştü deme zamanıdır. Birinci elma Naim Efendinin başına düştü. Bu tarihten sonra kimseye kendi inisiyatifi ile bir tedavi uygulamadı. Kliniğini hiç doktorsuz bırakmadı. Yine de zaman zaman doktorun duyacağı şekilde "buna bir kokteyl taksak canavar gibi olur" demekten vazgeçmedi. İkinci elma Şeyda'nın başına düştü. O gece kendisine müdahale eden doktoru hastaneden taburcu olduktan sonra babası buldu ve onun yardımı ile kızda allerji araştırması yapıldı. Bünyesi bir çok maddeye aşırı duyarlı çıktı. O günden sonra çantasında nelere allerjik olduğuna dair bir kart taşıdı. Üçüncü elma bu hikayeyi okuyanların başına düştü. Kendilerine uygulanacak tedavileri ve bunu yapacak olanları irdelemeleri gerektiğini öğrendiler.

Hikayeyi okumaya açtıktan sonra:
Usta, yazan için: Yine kendini yazmış. İyi de yazmış. Aferin. Adımı da geçirmiş.
Naim Efendi, o geceyi düşünerek: Kabustu, kabus. Kız öldü gitti. Ben de öldüm. Hızır Aleyhisselamın eli değmiş olmalı ki o doktor karşımızda peydahlandı. Allahtan yazan adımı değiştirip yazmış. Sonuçta biz ekmeğimizin peşindeyiz.
Ambulans doktoru, Kulak Burun Boğazcı için: Kırkına yaklaşmış, evlenmemiş, sakin sessiz bir adam. Herkes de onu seviyor. Bu vakayı bahane edip arayacağım. Olur mu olur. Kim bilebilir?
Kulak Burun Boğazcı, genç ambulans doktoru bayan için: Elleri ne kadar güzeldi. İnce, uzun, kemikli. Saçları da arkada toplamasa, epey güzel kız. Yazar iyi ki onu ve beni fazla tarif etmemiş. Yoksa anlaşılırdık.
Şeyda o akşam için: Baygınlıktan uyandığım anda nasıl zevk aldığımı anlatsam kimse inanmaz. En iyisi bu sırrı saklamalı. Ağustos 2008

Sunday, February 10, 2008

Ankara Deresi

2007 senesi sonbaharında bir sabah ustam belediye otobüsüne biner. Mekan Ankara'nın güneybatısındaki yeni yerleşim yerlerinden birisidir. Kendisi ile beraber durakta beklemekte olan güneydoğulu aile de arkasından binerler. Önlü arkalı otururlar. Otobüs henüz boştur. Ailenin dokuz yaşlarındaki çocuğu,zayıf mı zayıf, esmer tenli ve biraz da dökük kıyafetlidir. Saçları kısa kesilmiştir. Anne ve babasının önündeki koltuğa geçici olarak oturur. otobüse binen büyüklerin sayısı artınca kalkıp babasının hizasında ayakta duracaktır. Çocuğun baskıya uğramış bir çocuk olmadığı hareketlerinden bellidir. Ailesinden çekinmemekte, daha çok alışkın olmadığı manzaralar içinde seyahat ettiğinden sürekli etrafa ve insanlara bakmaktadır. Usta ile gözgöze gelir. İri birer zeytin tanesi büyüklüğündeki gözleri önce ürkek bakar, sonra kendisine sevgi ile bakıldığını anlayınca gülümser. Direkt gözleri ile gülümser. Aralarında bir anlaşma var gibi, artık otobüste yalnız değilim der gibi bir bakıştır. Sonra etrafa bakmaya devam eder. Aralarda babasına birşeyler sorar. Bir teyzeye yerini verip ortada ayakta durmaya başlar. Binenlere, inenlere, etraftaki manzaralara bakmakta ve arada arka koltuğa dönüp arkadaşına göz kırpmaktadır. Usta bu bakışları anlatırken "Dünyayı fethetmek için yola çıkmış gözler" diye tanımladı. Bana da çocukluk gözlerimi hatırlattı.

Ankara, yolculuklarımızda önemli bir duraktı. Trenle gelmiş de olsak, otobüsle de ulaşsak memleketimize gidecek araçlar buradan kalkardı. O vakit Ankara deresi üzeri açık olarak akardı. Simsiyah durgunca suyu vardı. Amcamın Etlik'teki evine gitmek için bindiğimiz otobüs de uzunca bir müddet bu derenin yanından giderdi. Bu arada kocaman binalar, bir kömür deposu, yeni açılan asfalt yollar görürdü gözlerim. En çok da babama derenin içine düşenin ne olacağını sormaktan hoşlanırdım. Derin miydi, derin değilse ve adam boğulmadan içinden çıkarsa simsiyah mı olurdu, yüzmek mümkün olur muydu, babam Ankara'da okurken dereye taş atmış mıydı?

Yedi yaşındaydım. 1970 yazıydı. Kardeşim emzikli bebekti. Tek çocuk olma lüksüm toplam 6 yıl 4 ay sürmüştü. O doğduktan sonra dehşet geveze bir çocuk olmuştum. Annem devamlı git başımdan derken babam daha bir sabırlı davranırdı. Ya da Lahavle yi içinden çekerdi. Onda mahfuz. Bu dönemde gözlerimi etrafta gördüğüm herşeyi kaydedecek şekilde açmıştım. Etrafımdaki her cisim ilgimi çeker hemen her davranışı kavramaya çalışırdım. Öğünmek değil durum bildirmektir, erken okuma öğrenmiş, önce Eflatun Cem Güney'in düzenlediği 1001 gece masallarını bitirmiş, arkasından afacan beşler serilerine terfi etmiştim.Bulduğum yazılı her cismi okumaya devam ediyordum. O yaz, amcamlarda iki gün kalmıştık. Ben bu esnada yengemin bitmeyen iltifatları ile şiştikçe şişmiştim. On senelik evliliğine istemesine rağmen çocuksuz devam eden yengem beni kendi çocuğu gibi kabul ederdi. Şahsa özel gözleme yapılmasından tutun da mahallede ikindi gezmelerine çıkıp karışık dondurma yemeye kadar bilumum çocuk şımartma eylemlerini de benim üzerimde denerdi. İlk çocuk, daha doğrusu ilk erkek çocuk egosuna iyi gelirdi. Bitmesin isterdim amcamın evindeki misafirliğimiz.

Öğleye yakın bir vakitti. Etlik garajında bineceğimiz aracı bekliyorduk. Neden yeni garaj da denen diğer tarafa gitmemiştik şimdi hatırlamıyorum. Sanırım memlekete gitmeden bir ziyaret daha yapacaktık. Bir tahta bankta oturan annem kimsenin dikkatini çekmeden kardeşimi emziriyordu. Memesine ve kardeşimin yüzüne birlikte bir tülbent örtmüştü. Yanımızda bir kahverengi bir de haki renkli valizimiz vardı. Babam aldığı Sabah gazetesine bakıyordu. Ortalık tozluydu. Yemenilerinin altından çıkan örgülü saçları ve çiçekli uzun etekleri ile köylü kadınlar ve güneşten kapkara olmuş, zayıf adamlar hareket halindeydiler.

Karşıdan gelen otobüs gülen yüzü ve kendine özgü sesi ile bir Magirus'tu. Kırmızıydı. Arka nihayeti üstte yuvarlaktı ve bu kamburmuş hissi veriyordu. Yan camların üzerinde oval güneş camları vardı. Bu camlarda da çizgili perdeler. Az ilerimizde durdu. Garajın demografisine çok uygun insanlar indiler. erkeklerin ellerinde sigaralar ve çuvallarla, kadınların da sepetleri ve çekiştirdikleri çocukları ile resmi geçidini izledim. Erkeklerde kara lastik, kadınlarda renkli lastik ayakkabılar vardı. Yanımızdan geçerken bize doğru bakıyorlardı. Kafasında ponponlu bere olan bir sakallı amca babama yakın geçerken "selamun aleykum" dedi. Babam "Aleykümüsselam hacı ağabey, Boğazlıyan'dan mı geliyon?" diye cevapladı. Adam "he ya, şosa yanıyor yanıyor, iyi sıcak" dedi ve yoluna devam etti. Her zaman düzgün konuşan babamın etraftakiler gibi konuşabilmesini de şaşkınlıkla izliyordum. Daha sonra iki üç adam daha selam verdiler. Birisi yanımızda durup sohbet niyetini belli etti. Babamla sağdan soldan konuşurken bana dikkati çekildi. "ne olacan büyüyünce lan gıvırcık" diye sordu. Soru bildikti ve vazifem susmaktı. Babam muhabbetin oraya kadar olduğunu belirten bir ses tonu ile "kısmet amcası" dedi ve gazetesine döndü. Adam da gitti.

Bir garson elinde askılı tepsi ile geziyordu. Tepside bir düzine kadar ayran şişesi görülüyordu. Plastik kapaklarının devamındaki halka, şişenin boynuna geçmişti. Askıda ayrıca kete ve kaşarlı sandviç de vardı. Kendisinden birşeyler isteyen olursa oraya doğru gidip isteneni veriyor. Ayranı vermeden önce çalkalıyor ve öyle uzatıyordu. Paranın üzerinden yirmibeş kuruşu da ayran şişesini alınca geri vereceğini söylüyordu. Yirmi yaşlarında olmalıydı. Sivri çenesi, zayıf ve yanık tenli bir yüzü, kulaklarını örtecek kadar uzun saçları vardı. Bol paçalı kumaş pantolon üzerine çıkartılmış dar bir gömlek giymişti. Kendinden emin hali vardı ve müşterilerle sen diyerek konuşuyordu. Babamın yanına geldiğinde "abi birşey ister misiniz?" dedi. Babam "sağol canım" derken diğer insanlardan farklı giyinmesinin ona siz diye hitap edilmesine neden olduğunu iyice anladım. Susamıştım. Annemin ayaklarının dibindeki el çantamızdan su şişemizi ve mavi plastik bardağımı aldım. Kendime su koydum. Elimde su bardağımla etrafı seyre devam ettim. Sahi anlatmaya başlamışken; yolculuklarda çantada yolluk ve su şişesi bulundurulan, molalarda su şişesindeki su tazelenen, otobüslerin sık sık teker patlattığı bir dönemde yaşadığımızı da hatırlatmak isterim.

Bu sırada minibüs mü otobüs mu olduğu ayrılamayan bir araç on metre kadar ilerimize gelip durdu. Sarı renkli ve kamyon gibi burunluydu. Üzerinde demirden yapılmış bir bagajı ve arkada yukarısına çıkmaya yarayan merdiveni vardı. Şoför yerindeki kapıdan hafif göbekli elli yaşlarında bir adam indi. Gömleğinin düğmelerini yokladı. Hafif eğilip pantolon paçalarına baktı ve sağ paçasındaki hayali bir tozu silkeler gibi bir hareket yaptı. Yanında beliren yirmi yaşına gelmemiş kara esmer zayıf delikanlıya "yükü bağlayınca beni sesle" dedi. Delikanlı çok saygılı bir sesle "tamam abi" diyerek cevap verdi. Belki bir beş dakika geçmişti ki bu küçük otobüsün etrafında ellerinde denkleri, sepetleri, çuvalları ile bir insan kalabalığı birikti. Muavin olduğu anlaşılan delikanlı arkadaki merdivenden yukarıya tırmandı. İnsanlar sepetlerini ve denklerini ona uzatmaya başladılar. Sıvanmış uzun kollu gömleğinden çıkan güneşten iyice yanmış kolları incecikti. Yine de kocaman sepetleri çuvalları yukarı uzatanların elinden alıyor, tepe bagajına usulüne uygun yerleştiriyordu. Öne üç tane büyük sepet yerleştirdi. Arkalarına iki yatak dengi koydu. Sepetlerin iki yanına da birer çuval.. Arkaya doğru Çuvalları, iki tahta bavulu, bir beyaz torba içerisindeki yorganı, ve yine bir yatak dengini ustaca yerleştirdi. Sonra uzun bir urgan çıkarttı. Tepe bagajının sağ ön köşesine ilmekli bir düğüm atarak bağladı, sonra boşluklarını alarak önce sepetlerinin saplarının altından, sonra denklerin üzerinden geçirdi. Bu iş esnasında her cismin üzerinden geçtikçe bagaj demirinden de geçirerek sağlamlaştırıyordu. Arka tarafa doğru da bir sağdan bir soldan geçirerek çapraz şekilde bağlama yaptı ve yükü sabitledi. Arkaya bağlayıp işi bitirmeden aşağıdakilere "yükü olan versin ağalar" diye seslendi. Ses çıkmadı.

Bu sırada şoför geldi. "Sıkıladın mı?" diye sordu. Delikanlı ciddice "daş gibi" diye cevap verdi. Bu sırada muavinle aynı yaşlarda, askerlik yapmadığı her halinden belli bir genç yanlarında belirdi. Şoförle konuştu. Adam önce "vallaha yerimiz yok" dedi. Sonra yardımcısının gözlerine baktı. Yardımcı "sen bilin ağbi" dedi. Yolcu delikanlı gülümsedi. Muavin otobüsün arka kapısını açtı ve koltukların altındaki boşluktan bir battaniye çıkarttı. Kapıyı kapatıp merdivenden yukarı çıktı ve yükün arkasında kalan küçük boşluğa demirin üzerine battaniyeyi katlanmış hali ile koydu. Yolcu gence işaret etti. Merdivenden çıktığında oturmasını ve bacaklarını demirlerin arasından sokup aşağı sarkıtmasını söyledi. Delikanlı denileni yaptı. Sonra arkasındaki denklere yaslanıp urgana kollarını geçirmesi söylendi. Onu da yaptı. Muavin merdivene gitmeye üşenip arkasını dönerek aşağı atladı. Bu hareketi ile gözüme kahraman gibi gözüktü.

En çok özendiğim kasabasına kadar otobüsün tepesinde gidecek olan delikanlıydı. İçerinin sıcaklığı ve kötü kokusu olmadan, terlemeden, rüzgarla gömleği dalgalanarak ve çevreye tepeden bakarak zevkli bir yolculuk yapacaktı. Göz alabildiğine sararmış buğday tarlaları arasından geçecek, su başlarındaki bir dizi kavak ağacını, pınara doğru sulanmaya giden davarları, aralarda tekleme üzüm bağlarını tepeden görecekti. Yolun kıyısından heybesi otla dolu eşeği ile yürüyen köylülerin selamlarına eliyle cevap verecekti.

Şoför yerine geçti ve arabayı çalıştırdı. Muavin arka lastiklerin önünden takozu aldı.Kapının yanındaki ikili koltuğun altına koydu. Kapıyı bir eliyle tutarak diğer eli ile aynadan bakmakta olan şoföre işaret etti. Hareket ettiler. Arka tekerlerin altından hafif bir toz kalktı. Garaj çıkışına yöneldiler. Benim aklım tepedeki gençte kalmıştı. Babam buna hayatta izin vermezdi. Bu yaşımda dahi o gence özeniyorum. Bir kaç kez kamyonet kasasında yolculuk yapsam da asla o bakış açısını yakalayamadım. Şimdilerde zaman zaman minibüslerin üzerinde demirden bagajlar görsem de buralara oturtulmuş delikanlılar yok. Sepet ve denk de pek görmüyorum. Kocaman sırt ve omuz çantaları var bagajlarda bugünlerde.

Bir bardak daha su içiyorum. Bir otobüs daha boşalıyor. Sıcak artıyor. Babam ayaklanıyor. Arkasından annem ve ben. En uçta duran gri çizgili beyaz bir otobüse doğru yürüyoruz. Bizim kasabamıza yakın bir başka ilçenin otobüsü. Az önce gördüğüm Magirus büyüklüğünde. Biniyoruz. Motoru önde. Aracın içinde şoförün yanında büyük bir tümsek gibi duruyor. Üzerinde bir havlu, bir de yolcu listesi. Yerimizi buluyoruz. Cam kenarına yerleşiyorum. Bana tek başıma bilet almışlar. Nefis. Birazdan araba sarsılarak motor çalışacak. Ankara deresinin yanından gitmeye başlayacağız.

Saturday, March 24, 2007

Ezel Ve Mustafa

Saçsız doğmuştu. Doğduğunda gözlerinin böyle bir mavi olacağını kimse tahmin edememişti. Saçlarının kumrala bakan sarı ve kirpi gibi dik saçlar olacağını da. İlk senelerinde su gibi yumuşacık olan saçları, okula başladığı senelerde fırça gibi dikilmeye ve tarak kabul etmemeye başlamıştı.

Pomak bir anne babanın oğluydu. Mahallede onlara göçmenler diyorlardı. Babası muhacirin Mustafa'nın oğlu İsmail, kocaman elli ve kocaman ayaklı yumuşak bakışlı bir fabrika işçisiydi. İlk çocuğuna, babası da mutlansın diye Mustafa ismini takmıştı. Dede tazecik torunun kulağına Ezan-ı Muhammedi'yi okumuş, lohusa yatağındaki gelinine ikili burma bilezik takmıştı. Mübadelede gelmişlerdi bu ülkeye ve çok çalışmışlar, evlerini yurtlarını almışlar, kenara epey de para atmışlardı. Dede işçi emeklisi, cami cemaati, ucundan CHP liydi. 1977 idi. Ecevit gözdeydi.

Açık mavi gözlü, pembeye bakan bronz tenli bu çocuğun hayatında sadece top oynamak ve evin dışında bulunmak önemliydi. Babası çalıştığı fabrikaya erken gittiği vardiyalarda, annesi kocasını yollar yollamaz dışarı fırlardı. Onun için evin içi dünyanın en sıkıcı yeriydi. Balkonda duran topların havalarını kontrol eder, o gün kimlerle oynayacağını düşünerek birisini seçerdi. O senelerde kimsenin balkonunda böyle bir hazine olamazdı. Bu bolluğun sebebi mahallede oğlunun top oynamasına kızmayan tek babaya sahip olmasıydı. Aralarında para toplayarak ortaklaşa aldıkları toplar onun balkonunda korunurdu. Bu hizmetinin karşılığında ondan daha az para alırlar, hatta hiç almazlar, topları bir daha vermeyeceği tehditlerini önemserlerdi. Her zaman takımlardan birinde mutlaka yeri hazır olurdu. O yaz 10 yaşını doldurmuş 11 yaşına girmişti. Halen arada bir kısa pantolon giyiyor, her zaman iki dizinden birisinde kabuklanmış bir yara oluyordu.

İzmit'in dış mahallelerinden birisinde oturuyorlar, baba çalıştığı lastik fabrikasına kimi zaman beyaz yanaklı, balon tekerli Bisan bisikleti ile, kimi zaman da yürüyerek gidiyor, Mustafa babasının çamurlu ayakkabılarını temizleyip cilalayarak kapıya koydugunda acımadan bir tekliği bastırıyordu. Sana yağı bulamama dışında maddi sıkıntıları da yoktu. Becerikli bir adam olan dede ve muhterem dizleri artrozlu eşi ile iki katlı bir bahçeli evi paylaşıyorlardı. Dede yani Mustafa bey ile karısı alt katta oturuyorlardı. Arka bahçenin ekilip biçilmesi Mustafa Amca'nın işiydi. Yaz boyunca evlerinde biber, domates ve fasulye bol oluyordu.

Yaradılıştan sessiz bir kadın olan anne Mustafa nın üzerine iki tane sarı saçlı, dünya güzeli kız doğurmuştu. Bütün muhacirlerde ortak olarak görülen özellik , seslerini fazla çıkartmadan biteviye çalışmaları ve tasarruf etmeleriydi. Bu ev tüm ailece çalışıp, didinip, az yemenin eseriydi.

Okula bayılmayan Mustafa, çalışkan denemese de vaziyeti idare edenler arasına sokulacak biriydi. Her teneffüste mutlaka terleyecek kadar koşturur, uzun teneffüste ise mutlaka takımını kurup maç yapardı. Okul sonrası da takımları hazır olur, çantanın kapıdan fırlatılması ile kale taşlarının arasının adımlanmaya başlanması arasında sadece bir dakika kadar vakit olurdu. Arsa evin hemen yanındaydı. Ah bir de yağmur yağıp sık sık asfaltta oynamaya ve arabalar geldikçe kenara çekilmeye muhtaç olmasalar ne iyi olurdu.

Arsanın diğer yanındaki ev ise bütün mahalle ile beraber top oynayan çocukların tümünün merakını çeken bir yerdi. Tek katlıydı. Duvarları koyu yeşile boyalıydı. Diğer evler gibi büyükçe bir bahçesi, bir metreyi biraz geçen bahçe duvarı, sokak girişinde duvar boyundan oldukça yüksek ve üzerinde beyaz güllerin sarıldığı bir tak olan demir kapısı vardı. Diğer evlerin aksine bahçede sebze ekili değildi. Tamama yakını çim kaplıydı ve aralarında seyrekçe dikili gül ağaçları vardı. Evin girişi 3-4 basamaklı olup önünü tamamen kaplayan balkondandı. Balkonun önündeki topraktan çıkan bir asma dalı , kollara ayrılarak balkonun önünü kaplayıp doğal bir perde görevi yapıyor, mevsimi geldiğinde olgunlaşmış siyah üzümler iç gıcıklayan bir koku yayıyordu.

Gölgelik balkondaki uzunca pencerenin önünde bir divan ve onun önünde de eski bir tahta sehpa vardı. Tabloyu iki tahta sandalye ve onların basmadan dikilip, pamuk doldurularak düğme basılmış minderleri tamamlıyordu. Evin dört tarafını oluşturan koyu yeşil duvarların her birinde çok geniş olmayan, şekilleri kareye yakın ikişer pencere vardı. Bunların dış kısımlarındaki 10 santimlik kısım beyaz boya ile çevrelenmiş ve tamamı güzel ferforje parmaklıklarla korumaya alınmıştı. Pencerelerde etekleri beyaz dantel işli tül perdeler vardı.

Şanslı gününüzde iseniz, hava da güzel ise balkondaki divana yüzüstü uzanarak kitap okuyan Ezel'i görürdünüz. Koyu renk kot pantolonu ve vücudunu saran yeşil, mor, pembe,sari bluzlarından birisi ile. 1976-1977 senelerinde kızlardan kot pantolon giyebilen çok azdı. Hele de Wrangler marka kot ender-i nadirattan idi.. O dönemin kızları lasteks denilen senetik kumaştan pantolonlar giyerler ve bu pantolonların bir kısmının ayak tabanlarından geçen bantları olurdu. Tavşan kulağından daha uzun yakalı gömlekler ve otuzaltı paça ispanyol pantolonlar giyen erkeklerin estetik zavallılığının yanında bu durum göze batmazdı. Ezel her daim rengi değişen saç bantları takardı. Kıvırcığa yakın dalgalı kısa saçlarını böylece ensesinde toplar ve yüzünü tamamen açardı. O bir esmer güzeliydi. Doğuştan kuzguni siyah saçlara sahip olmuştu. Kalın ve simsiyah kaşları, yine simsiyah gözleri ve kirpikleri, iri sayılabilecek bir burnu, oldukça kalın dudakları vardı. Yapılıydı. İrice memeleri, bir kadın için büyük sayılabilecek elleri, düz bir karnı, özellikle kot pantolonda iken dikkat çeken iri kalçaları tablonun bileşenleriydi. Kıyafeti tamamlayan hemen her zaman giydiği beyaz Adidas spor ayakabılardı. Kış aylarında üzerine bir mont geçirir, ellerini cebine sokarak yürürdü. Hayvansı çekiciliğinin farkındaydı ve insanların yüzlerine doğrudan bakmaz, ilerideki bir noktaya bakarak yürürdü. Mahallenin oniki yaşını doldurup, yorgan altına erken girmekten hoşlanmaya başlamış ergenlerinden tutun da karısı ile çekişmekten başka erkeklik eseri kalmamış ihtiyarlarına kadar her erkeğin aklındaydı. 25 yaşlarındaydı..Mustafa genç kız geçerken solukların tutulmasına şaşırıyordu. Şimdilik.

Ezel o evde teyzesi ile kalıyordu. Daha doğrusu teyze dediği o yaşlı kadınla. Nahide hanım altmış yaşını geçeli epey zaman olmuş, yüzü kırış kırış, açık mavi gözleri olan çilli bir kadındı. Bahçesi ile uğraşırken bile ağzının kenarından külü uzamış sigarası eksik olmazdı. Yarım başörtüsünün önünden sarıya boyalı saçları çıkardı. Tek parça elbiseler ve havanın durumuna göre üzerine yelek ya da hırka giyerdi. Düz terlikleri, kısa konçlu çorapları tabloyu tamamlardı. Ortadan kısa boylu ve şişmancaydı. Sesi bir erkeğin sesi gibi kalın çıkar, komşularıyla bahçe duvarı üzerinden konuştuğunda kazaen gülse öksürüklere boğulurdu. Çok girişken değildi. Kimsenin evine gitmişliği yoktu. En büyük eğlencesi koltugunun altına aldığı tavlayı balkondaki divanın üzerine getirip Ezel ile oynamaktı. Oynarken kapı aldıkça kahkahalar atar, Ezel'i kızdırır ve bu esnada balgamlı öksürük krizlerine tutulurdu.

Bu, nazik ama kimse ile yakın ilişkiye girmeyen iki kadının gizi komşuların merakını celbediyordu. Evleri neden bu kadar bakımlıydı? Nereden para geliyordu? Neden domates ekmiyorlardı? O kadar kitap olur muydu?.

Kendinden büyüklerin Ezel'e aşkını ucundan da olsa anlayan Mustafa bu evin bahçesine top kaçtığında almakla görevliydi. Nahide hanım ona kızmaz, diğer çocuklara tehditler savururdu. Gül dallarının kırılacağından ve çimenlerin bozulacağından korkardı. Top bahçeye kaçtığında diğer çocuklar duvardan atlayarak görülmeden almaya çalışırlar, Mustafa ise demir bahçe kapısının iç mandalını elini aradan sokarak açar, sakince girip duvarın kenarındaki beton banttan yürüyüp mümkün olan en az çimeni çiğneyerek alırdı. Birkaç kez balkondana ya da camdan ona bakan Nahide hanımla göz göze gelmiş, yaşlı kadın o gıcırtılı sesiyle "aferin sarı oğluma" demişti. Yine de bütün yaşıtları gibi sarı oğlan da biraz korkuyordu Nahide Hanım'dan.

Akşamın indiği ve sokak lambalarının ışıklarının iyice belirgin hale geldiği saatlerde mahallenin erkek cocukları sokak köşelerinde toplanır ve sohbet ederlerdi. Zaman zaman kavga ile bitse de bu sohbetler vazgeçilmezdi. Yaşları sekiz ile onaltı arasında değişen çocuklar bu konuşmalar esnasında ilk cinsel bilgilerini de alırlardı. Maç bitiilip, cami musluklarından kana kana su içilip baba yolu beklenen akşamüzerlerinden birinde Mustafa'nın kulağına "Ezel'i Atalay yiyormuş" cümlesi çalındı. İçinin cız etmesine anlam veremedi. Dikkat kesilip dinlemeye devam etti. Konunun sahibi onbeş yaşlarındaki mahalledaş delikanlı anlattıkça anlatıyordu: Fırının sokağında karanlık bir köşede Atalay ve Ezel öpüşürken görmüş de korkmuş kaçmış, tam bakamamıştı. Sonra bir kere de Ezel'i yanlız başına çarşıda hat boyunda görmüş, tesadüfe bak ki bir dakika geçmeden Atalay'a rastlamış. Kesin otele iş bitirmeye gidiyorlarmış.

Mustafa hüzünle doldu. Balkonda uzanıp kitap okuyan, evin içinden gelen pikap sesi ile uzaklara dalan, nadirattan da olsa çalan şarkıya kısık sesle eşlik eden, mahallede yürürken herkesin hayranlıkla seyrettiği dünyalar güzeli Ezel ablası için neler diyorlardı. Sonra sesler karıştı. Nahide hanımın da eski orospulardan olduğunu duymuştu birisi. "Oğlum namlıymış kadın bu evi almadan önce kaç kişiyle dost hayatı yaşamış, babamlar konuşurken duydum" diye de anlatıyordu.

Atalay emekli askeri memur Şahin amcanın üç çocuğundan en büyüğüydü. İpsizdi. Yaşı otuza yaklaşmıştı. Liseyi bitirememiş, sağda solda birkaç işe girip çıktıktan sonra mahalle bakkalına yardım edip beleş sigara ve bira karşılığı karı-kız maceralarını anlatma işinde sebat etmişti. Çoğu da palavraydı zaten. Kardeşleri Semiray ve Sümeray okullarını bitirmişler, birisi hemşire, diğeri babası gibi askeriyede memur olmuştu. Kısmet bekliyorlardı. Hilkaten güzel sayılmazlardı ve o zamanın ölçülerine göre dahi şişmandılar. Anneleri Kısmet teyze her fırsatta oğlunun serseri ama nasıl da iyi kalpli olduğundan bahseder, şöyle çekip çevirecek bir aile kızı olsa kuzuya döneceğinden söz ederdi. Kızları ise kuduz köpek gibiydiler. Hem para saklarlar hem de ara vermeksizin analarına çemkirirlerdi. İşin doğrusu ailede herkesin ayrı bir hüznü, ayrı bir açmazı vardı. Ve yine işin doğrusu Atalay Ezel'de şansını denemiş çok sert ve açık kapı bırakmayan bir cevap alınca kuyruğu sıkıştırıp ortamdan tüymüştü. Sonradan sonraya macera gibi anlatmaya başlamış, her on evden ancak birinde televizyon olan o senelerde kulaktan kulağa yayılan dedikodunun aldığı son şekle kendisi de şaşırmıştı. Mahalle ona işi bitirmiş gözü ile bakıyordu ve hayatı kaybetmekle geçmiş bu karayağız adam dedikodu da olsa bir şeyi başarmış olarak görülmekten memnundu. Zaten Ezel orospuydu ve bir eksik bir fazla kişi ile adı çıkmış ne farkederdi.

Mustafa'nın içeri girmek istemediği bir ağustos öğleden sonrasıydı. Sıcağın etkisi ile sokaktaki asfaltın bazı yerleri erimiş, top oynamaya kimse razı olmamış, canlıların hepsi evlerine ya da yuvalarına çekilmişti. Bir müddet kendi evlerinin bahçesindeki kayısı ağacının altında oturdu. Biraz resimli roman karıştırdı. Eve gidip uyuklamayı düşündü. Hemen vazgeçti. Üzerinde birisinin gölgesini hissedip kafasını kaldırdığında kendisine bahçe duvarının üzerinden çapkınca bakan Ezel ablasını gördü. İçi sevinçle doldu. Hemen ayağa kalktı, bütün utangaçlığı ile duvara yaklaştı. Masmavi gözleri ile bakarak "nasılsın?" dedi. Ezel yine işveli bakarak "iyiyim aşkım sen nasılsın?" dedi. Şimdiye kadar aralarında geçmiş en uzun konuşmaydı ve Mustafa'nın kalbi deli gibi atıyordu. "Benimle gelirsen sana buz gibi bir vişne şurubu veririm" diye devam etti. "Peki" derken çocuğun sesi kısık çıktı. Duvarın üzerinden tek hamlede atladı. Ezel kolunu Mustafa'nın omuzuna attı. "Sen de belime sarıl aşkım, böyle yürüyelim" dedi. Genç kadının kot pantolonunun kalın kemerinin üzerine dogru kolunu doladı genç adam ve toplam yirmi metre sürecek olan hayatının en mutlu yürüyüşünü yaptı. Bunu hiç unutmayacaktı. Yıllar sonra bir kıza aşık olduğunda onunla ilk sarmaş dolaş yürüyüşünü yaptığında da Ezel'e sarılmış gibi hissedecekti.

Birlikte içeri girdiler. Tek katlı yeşil evin içi serindi. Kapıdan girerken arkasına basılmış Raf marka spor ayakkabılarını çıkartmış, Ezel'in önüne koyduğu düz terlikleri giymişti. İçeride sukunet ve temizlik havası hakimdi. Kolunu boynuna dolayan genç kadın girişte ayrılmış ve mutfağa geçmişti. Balkondaki gündelik giriş kapısından salona girmişlerdi. Mustafa girdikten sonra bir de arka sokağa açılan ana kapının olduğunu hatırlamıştı. Yerde yanyana serili aynı örneğe sahip iki el dokuması halı vardı. Üzerlerinde açık kahve rengi kılıfları ile bir koltuk takımı, sürgülü camlı bir büfe, büfenin üzerinde de ön kısmında sıra sıra ayar düğmeleri olan bir pikap. Duvarlarda ince bıyıklı bir adamın çerçeveletilmiş resmi, yine çerçeveletilmiş bir dua ve bir de manzara resmi göze çarpıyordu. Balköpüğü rengi badanalı duvarlar da tertemizdi.

Mustafa bir zaman sonra farketti. Bu ev zengin evi gibi kokuyordu. Koltuklardan birine ilişti ve ortadaki sehpanın üzerinde duran sigaralıktaki yarısı içilmiş sigara paketlerine ve kocaman camdan kaidesine yerleştirilmiş Ronson marka çakmağa bakmaya koyuldu. Az sonra topuklu beyaz terliklerinin üzerinde hafif kırıtarak Ezel salona girdi. Elinde bir tepsi, tepside de kıpkırmızı vişne suyu ile dolu kristal geniş ağızlı bardaklar vardı. Üç bardak. Ortalarında da metal bir kovacık göze çarpıyordu. Kovanın kenarında yine parlak metalden bir buz maşası bulunuyordu. Tepsi sehpaya kondu. Ezel küçük misafirinin bardağına bol buz koyarken "annen görmez bizi, kimseye de söylemeyiz" diyerek göz kırptı. Diğer iki bardağa da bolca buz koydu. Bir dakika kadar sonra bardakların etrafı buharla kaplanmıştı. Ezel tam karşısına gelen kısımda sehpanın üzerinde bacak bacak üzerine atarak oturmuştu. Üst ayağındaki beyaz terlik ve kısa konçlu çiçek desenli pembe çorap çok hoş duruyordu.

Bu sırada salonun arka odaya açılan kapısında Nahide hanım göründü. Uzun çiçekli basmadan bir etek ile, başında mermerşahi namaz tülbendi vardı. Genç kadın "teyzecim bitti mi kuran okuman?" dedi. Kadın dudakları kımıldayarak ve kafasını "evet" mahiyetinde salayarak yavaş yavaş yürüdü ve Mustafa'nın yanındaki koltuğa oturdu. "Benim güzel sarı oğlum gelmiş" dedi. Yeğeni tepsideki son bardağı da ona uzattı.

İlk yudumu aldıktan sonra Nahide Hanım konuşmaya başladı. "Mustafacığım, güzel oğlum sen hiç dua ediyor musun?" diyerek lafı açtı. Mustafa'dan ses çıkmayınca "sana güzel bir dua öğreteyim, her dua ettiğinde beni hatırla" diyerek devam etti. Daha sonra kısık ama ahenkli bir sesle okumaya başladı: "rabbinağfirli, velivalideyye, velilmüminine, yevme yekumul hisab/yüce alahım beni, ailemi ve bütün inananları hesap gününde affet". Kağıt kalem istedi. Duayı yazdı. Mustafa'ya verdi. Çocuk son derece okunaklı olan yazıya şaşırdı. Katlayıp pantolon cebine koydu. O aksam ezberleyecekti. Sonra kadın devam etti. "Sarı oğlum, inatçı oğlum, topçu oğlum, sen diğerlerinden başkasın. Çok güzel bakıyorsun, yakışıklısın, çok naziksin ve akıllısın. Bak; biz bu mahalleye taşınalı 4 sene oldu. Herkes hakkımızda dedikodu yapar. Sadece senin o güzel annen bunlara bakmaz. Halimi hatırımı sorar. Baban selamını eksik etmez. Sadece sen bahçemdeki güllerime dikkat edersin. Ben sizleri çok seviyorum ve her namazda size dua ediyorum." Mustafa bir yandan buz gibi meyve suyunu gövdeye indiriyor, bir yandan da büyülenmiş gibi kadının gözlerine bakıyordu. Bu gözlerde korkulacak bir şey olmadığının, biraz hüzün biraz da şefkat olduğunun farkına varmıştı. Bu duygunun adını koymadan.

Nahide Hanım devam etti: "Ezel benim biricik ablamın üç kızından en küçüğüdür ve onun bana ölmeden önce bıraktığı emanetidir. Ablaları evli, bu güzel kızım da uzaktaki sevdiğini bekliyor. Seneye adamı gelip onu alacak. Bakma mahalledeki dedikodulara, hepsi kıskançlıktan, benim kızıma erişemediklerinden. Ezelim kitap okur, hikaye yazar, sevdiğine her hafta bir mektup yollar. Ondan gelen mektupları okur, küçük sandığına kilitler. İlaçlarımı verir, evimi temiz pak tutar. Ben de onu bebek gibi beslerim. Yazması için hatıralarımı anlatırım. Hali vakti çok yerinde bir ailenin hayatta kalan son kişisiyim. Çocuksuzum. Birkaç dükkanım ve birkaç dairem var. Kira getiriyor. Emekli maaşım da var. Bir ömürde bitmeyecek kadar da param. Sen, güzel oğlum bunu kimselere söyleme. Bırak bizi istedikleri gibi düşünsünler. Ben Tanrı yüreklerine iyilik versin diye dua ederim. Ve sarı oğlum, sen bu dediklerimi unutma, her sabah güne duayla başla. Daha az top oyna, daha çok ders çalış ve mühendis ol. Ne zaman istersen evimize gel. Bizimle otur. Konuşalım."

Mustafa soluksuz kadını dinlemişti. Vişne suyu tazelenmiş, ikinci bardağın da sonuna gelmişti. Ne ağustos sıcağı ne de bunaltıcı öğleden sonranın ruh sıkıntısı kalmamıştı. Şimdi sadece koşmak istiyordu. Yerinden kalktı. Ezel yeniden elini onun omuzuna atarak kapıya kadar geçirdi. Eğilip kirpi saçlarından öptü. Derin bir nefes aldı. Uğurladı.

Takip eden günlerde Mustafa'nın futbol isteği iyice azaldı. Günde belki bir kez, o da zorlanarak maça katılıyor, kalan zamanlarda komşu evden aldığı kitapları okuyordu. Dersleri çok daha iyiydi. Sınıfında hem çalışkanlığı hem de uysallığı ile en ön sıralara çıkmıştı. Her gece yatağına yatıp gözlerini tavana diktiğinde Nahide Hanım'dan öğrendiği duayı okuyordu.

İki sene sonra Ezel sessizce gitti. Mustafa'nın bıyıklarının terleyip, boyunun hızla uzadığı dönemlerinde de Ezel sevgisi hiç eksilmedi. Nahide Hanım kızın gidişinin üzerine bir onbeş sene daha yaşadı. Her Allahın günü ziyaretine gelen sarı oğlunun Lise mezuniyetini de, inşaat mühendisi olmasını da, büyük bir işletmede işe girmesini de gördü.

Son senelerinde kendisine baksın diye tuttuğu bakıcı kadın Mustafa'yı fazla sevmese de ekmek parası kaynağı olan yaşlı kadının böyle sevdiği birisine saygısızlık etmedi. Ezel'i ne mahalleli ne de Mustafa bir daha görmedi. Nahide Hanım soanlara: "Aramaz mı benim güzel kızım? Hergün arıyor beni" demeye devam etti. Ötesini kimse bilemedi.

Atalay'ın palavra attığını çevredekiler kısa zamanda öğrendiler. Bakkal müşterilerle dalaşıyor diye nazikçe kovdu. Değişik işleri denemeye devam etti. Kız kardeşlerinden birisi bir astsubayla, diğeri bir öğretmenle hayatlarını birleştirip gürbüz ama biraz geç anlayan ikişer çocuk doğurdular. O ise halen bir sinema kapısında biletleri yırtıp geri veren yaşlı, dişleri dökük adam olarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Hergün 3 tane bira içip, uyarına gelirse de bir cigaralık sarıyor. Gecelerini makinist dairesinin yanındaki küçük odada geçiriyor. Ezel onun unutulmazı olarak hayallerinde yaşamaya devam ediyor.

Saturday, September 16, 2006

Bir üniversiteli kız hikayesi

Bir bozkır kasabasında doğmuştu. Şişmanca, pembe beyaz, örgülü saçlı, yarım başörtülü bir anne ile kalın bıyıklı, kalın sesli, kocaman elli esnaf bir babanın üçüncü kızıydı. Doğduğunda annesinin hayal kırıklığı büyük olmuş, kırkı çıkmadan bu uslu bebeği sevmişti. Gayretli anne ve babası ondan sonra da çalışmalarına devam edecekler, babanın soyadını devam ettirecek bir erkek evlat için verilen uğraşların sonunda beşinci kız da doğacaktı. Baba, "maşallah, eli ayağı yerinde" deyip ortadan kaybolacak, evin dış kapı merdivenlerinde üstüste sigara içecekti. Lohusalık dönemi biter bitmez bıkkın anne, kadın doktoruna gidip "kordonlarımı bağlayın!" diyecekti. Beş kıza sahip olanın cennetlik olacağını mahallede kim söylemişti? Yoksa bu, sadece söylenti miydi?

Kendisinden iki ve dört yaş büyüğü olan iki abla ve yine iki ve altı yaş küçüğü olan iki kızkardeşe sahip olmak, dünyanın en güzel şeylerinden birisi değildi. Bunu aklının ilk erdiği zamanlarda farketmiş ve hiç unutmamıştı. Hayatıyla ilgili tedbirlerini de hep ortanca kız tavrı ile aldı. İyi de yaptı. Son kardeşi ilkokula başladığı sene geldi evlerine. Sadece ona bağlandı. Onu deliler gibi sevdi. Hatta kendince bir de vazife edindi. Onu herkesten korudu.

Kızların hepsinden farklıydı. Saçlarının rengi daha açıktı. Cildi daha beyazdı. Dİğerleri gibi güneşte kapkara yanamıyor, sadece pembeleşiyor ve canı acıyordu. Gözleri griye çalan maviydi. Ne büyük ne de küçük olan biçimli burnu vardı. Sivri çenesi yüzünün güzel görüntüsünü daha da kibarlaştırıyordu. Kedi yavrularının birinin diğerinden çok farklı olması gibi, o değişik biriydi. Diğerlerinin köylü gürbüzlüğüne karşı Türkan, evet adı buydu, zayıf mı zayıf, ince mi ince bir kızcağızdı. Fidan boylu olmayacağı da bebeklik zamanlarından, ellerinin ve ayaklarının küçüklüğünden, boyunun yaşıtlarından hep aşağıda olmasından belliydi. Sakindi. Söyleneni yapması, yumuşak başlı davranışları ve mahzun bakışları etrafında bir kalkan oluşturmuştu. Evin ilk kızı, ablası, Emine, çokça uğraşmıştı onu ezmek için. Ama Türkan'da farklı bir güç, bir dokunulmazlık vardı. Gülümseyerek bakar, gözlerinin önüne düşmüş olan saçlarına doğru alt dudağını yarım kepçe gibi yaparak üfler, bakışını böyle netleştirirdi. Kimsenin ona kızmasına mahal vermezdi. Sesi de alt perdeden çıkar, çığlık atmaz, nadiren içini çeke çeke hüzün dolu ağlardı. Komşu kadınlardan birisi "tövbe bismillah!" dedikten sonra annesine dönerek "Kız bu Türkan el kadar bebe ama büyük adam gibi ağlıyor" demişti. Annesi çok doğurtulup, çok iş beklenmiş, kendini düşünmeye fırsat bırakılmamış kadınların umursamazlığı üzerinde kahkaha atmış, "ay ne biliyim anam bu pek kibar, bilmeyen de başkasından peydahladım sanır, baksana şuna sanki şehir bebesi" diyerek cıvıldamıştı. O sıralarda beşinci kızını kucağına alalı 6-7 ay kadar olmuştu. Kırkı çıktığı hafta, bir sabah erkenden gittiği doktor tüplerini bağlamış, o günden sonra adamı gece üzerine gelir korkusu yok oluvermişti. Gelsindi. Bir iş daha ekleyemezdi nasıl olsa üzerine. Bir ara ona da söylemeliydi bundan böyle döl tutmayacağını. Ya da tam doğruyu söylemese ne olurdu ki? Az yalan atardı. Doktorun, rahminin çok aşındığını ve artık gebe kalamayacağını söylediğini anlatsa adam inanırdı. Kırka iki kalmıştı. Adamından 10 yaş küçüktü. Kocasıyla yatakta baş başa kaldığı saatleri özlediği de söylenemezdi. Son aylarda erkeği de geri duruyordu. Farketmezdi.

Türkan'ın iki ablası, Emine ve Hatice, iki kız kardeşi Zeynep ve Ezgi birbirlerine çok benziyorlardı. Son kızının adının Ezgi olmasını annesi, Saniye hanım istemişti. Takvim yapraklarını karıştırmış, eve gelen renkli gazetedeki "yavrunuza isim" köşelerini gebeliğin son aylarında kesip ayırmıştı. Evde kimsenin olmadığı, yahut uyuduğu saatlerde kısık sesle çeşitli isimleri çağırarak denemeler yapmış, "eezgii" de karar kılmıştı. Kendince küçük kızına şehirli bir isim koymuştu ya, o da bir yaşına gelmeden kara kaş, kahve saç, pembe yanaklı bir köylü güzeli adayı oluvermişti. O sene büyüğü ilkokulu bitiriyor, Türkan ilkokul bire gidiyordu ve beş kızın nadir bir araya gelme zamanlarında farklı bir görüntüsü olduğu ilk bakışta göze çarpıyordu. Uzlaşmacı, gülümseyen, hatta saydam denebilecek kadar narin bir çocuktu. Öğretmeni olan genç hanım da hayrandı. Babasına, kızı üçüncü sınıfa devam ererken, okula geldiği bir gün: "Arif bey, sizin bu kız farklı, aman ona ön ayak olalım, okutalım" demişti. O sırada sınıfın kapısına çıkan Türkan, kafasını yana eğerek babasına gülümsemiş, tatlı tatlı bakmış ve dudağını o garip şekle sokarak saclarına aşağıdan yukarı üflemişti. Öğretmen hemen patron olduğunu hatırlayıp inceden çığlıklanmış "kızım elinle düzelt saçlarını, üfleyip durma!" demişti. Kim takardı onu da. Türkan, yüzündeki gülümsemeyi az soldurmuş, yavaşça arkasını dönmüş, her zamanki gibi havada yürüyor şeklinde yumuşak adımlar atarak sınıfa dönmüştü.Arkası dönükken saçlarına bir kez daha üflemişti. Güç veriyordu bu. Bu sırada kardeşini, sevgili Ezgi'sini hatırlamış, eve dönüp ona bakmak için içinde bir istek duymuştu. Kardeşinin 3 yaşına adım attığı bu sıralarda hayran hayran onun arkasında gezmesi, onu karşısına oturtarak okuduğu hikayeleri gözlerini açarak dinlemesi, hatta annesinden çok onun sözlerini dinlemesi tarifi zor bir keyif veriyordu. O bir anne ablaydı. Ezgi onundu. Keşke büyüyünce onu da alıp daha küçük bir eve taşınabilselerdi.

Kendi saçları incecik, kumral ve su gibi düzdü. Kolay taranırdı. Acımazdı. Tarakta hiç kalmazdı. Kardeşlerinin dalgalı ve mat kahverengi saçları dolaşır, bir türlü açılmazdı. Anneleri ıslatıp tararken mızırdarlar, çok şikayetlenirlerse anneleri parmağıyla kafalarına vurarak dölek durmalarını söylerdi. Ezgiciğinin saçları da çok dolaşırdı. Ama o yere oturtur, arkasında bağdaş kurar incitmeden, yavaş yavaş tarardı. Bıkmazdı. Annesi tarayacak da, kardeşinin canı acıyacak diye aklı çıkardı.

İki ablasının dersleri kör topal, sınıflarını geçecek kadar iyiydi. Daha etli, daha boyluydular. Türkan dördüncü sınıfa giderken bir gün büyük ablası banyodan çıkıp annesinin yanına gelmiş, "ana ben oldum" demişti. O zaman ablasının memelerinin nasıl irileşmiş olduğunu farketmişti. Ellerini diğerlerine fark ettirmeden kendi memelerine götürmüş sert, yarım ceviz büyüklüğündeki tomurcukları hissetmiş, eliyle hafif baskı yaparak acıyla karışık bir keyf hissetmişti. Annesi "olan" kızını alıp yatak odasına götürmüş. Yarım saat sonra ana-kız gülerek salona dönmüşlerdi. Bu esnada Türkan derse dalmış, ne ablası ne de hafif acıyan memeleri aklında kalmamıştı. Çalışkan ve hanım olmak gayret gerektiriyordu.

Orta okulu bitirdiğinde Zeynep orta ikiye, Ezgi de ilkokul üçe geçmişler, ablalarının ilçedeki en yüksek puanı alarak şehirdeki Anadolu Lisesi'nde okuma hakkkını elde etmiş olmasından gururla bahsetmekteydiler. Türkan bu liseye gitmeyecek, kendi kazasındaki düz lisede okumaya kendi tercihi ile devam edecekti. Babasının hayranlığı her geçen gün artıyordu. Kızını farklı seviyor, ondaki direnci, yumuşaklığının altında yatan başına buyrukluğu ve kararlarını uygulamadaki sebatını seziyor, ürperiyordu. Bu kadar kadının arasında sadece ondan çekiniyor, sivri çenesi kırışacak, yüzünde bulutlar dolaşacak diye aklı çıkıyordu.

Türkan ortaokul ikinci sınıfın sonunda adet gördü. Memeleri birer yarım limon kadar olup o büyüklükte kaldılar. Elleri ince uzunca, hafif kemikli, omuzları sivrice, kalçaları da ufaktı. Öyle de kaldı. Boyu bir altmışı, kilosu 48 i geçemedi. Cazip denebilir miydi? Çok zor. Akıllı uslu denirdi onun için en fazla. Ben onu tanıdığımda da sadece "akıllı bakışlı, iyi bir anne" demiştim. Spor ayakkabıları, bolca kot pantolonu, yakalı denizci tipi bluzu ve saçlarını toplayan kalın pembe saç bantı vardı. Hareketlerinde seksi yahut flörte yönelik hiç bir yan sezilmiyordu.

Liseyi bitirdiği sene İstanbul'daki bir universitenin Fen-Edebiyat bölümünü kazanmıştı. İlçelerindeki en yüksek puanı o almıştı. Üstelik sadece bir üniversite giriş sınavı dergisine abone olmak dışında fazla bir gayret de göstermemişti.. Öğretmenlik yapmak istiyordu. Nerede olduğu önemli değildi. Mümkün olursa da Ezgi onun yanında kalmalıydı. Tahsil hayatının onun yanında ve rahat olarak tamamlamalıydı. Gözdesi, tombulu, pasaklısı.

Kayıt zamanı babası kendisi ile beraber gelmiş, yurda yerleştirmişti. Harçlığı yeterli, kaldığı özel yurt düzenliydi. Derslerine vaktinde giriyor, notlar tutuyor, bütünlemeye kalmadan geçme planları yapıyordu. Yurttaki kızlarla arası iyiydi. Oda arkadaşını da hem idare ediyor hem de farkettirmeden koruyordu. Parasının diğerlerinden daha fazla olduğunu farkettirmiyor, tasarruf ediyordu. Süslenmesi ayarındaydı. Soluk pembe ruj ve boynunda derili bir aksesuarın ötesine geçmiyordu. Erkek arkadaş edinmek gündeminde değildi. Okuldaki erkek çocukların hemen hepsini çok seviyordu. Şirin, seslerini kalınlaştırmaya çalışan, telaşlı, saçlarıyla ve ciltleriyle oynamayı seven, avuçları terleyen bebekçiklerdi. Bazılarını önüne oturtup saçlarını taramak, kulaklarına yakışacak gümüş küpeler secmek, giydikleri sarsak kazakları değiştirmelerini söylemek isterdi. Bazılarını uzun zaman görmese sevgiyle sarılabilirdi de. Ancak, hiç biri ile kendini dudak dudağa hayal edemiyordu. Kendisini hep anneleri kıvamında görüyordu. Okulunu da çok önemsiyordu. İlk senenin sonlarında hayatının tümden değişeceğini bilemezdi. Kader ipucu vermiyordu ki.



Gittiği okuldan, kaldığı yurda mesafesi fazla değildi. Caddeye kadar yürü, minibüse bin, yurdun sokağının başında in, yol boyu yürü. Hepsi bu. Kimi gün tamamını yürüdüğü de oluyordu. Cadde, Millet Caddesi ismindeydi ve en çok da araba galerileri vardı. Karayağız delikanlıların sabah erkenden arabaları yıkayıp parlatmaları, kaput üzerine oturup tabağı kenara bırakılmış ince belli bardaklarla çay içip sigara tüttürmeleri ve kalın sesleriyle birbirlerine seslenmeleri bu yolun ana manzarasıydı. Akşama doğru oteline doğru yürüyen Rus güzellerini birbirlerine işaret ederler, nefis manasına gelen el hareketleri ile tariflerlerdi. Allahtan asılan başbakan kaldırımları geniş yaptırmıştı da yürüyecek yer halen çok boldu.



Bol keten etek üzerine soluk renkli bir bluz ve onun da üzerine kot mont giydiği bir gün. Ayaklarında spor ayakkabılar ve konçları geriye katlanmış çorapları ile, büyücek sırt çantası ile tam üniversiteli kız görüntüsünde olduğu bir gün. Mayıs başı, yağmursuz ama serince bir gün. Gökyüzünün beyaz bulutlarla kesintilere uğrayan bir mavilikte olduğu güzel bir gün. Babasını ve Ezgi'ciğini çok özlediği bir gün. Annesini ve diğer kız kardeşlerini de aklından şöyle bir geçirip sadece karnının acıktığını hissettigi bir gün. İkindi üzeri, yurda yürüyerek dönmeye karar verdiği bir gün. Caddeye çıkmış ve yüzünü Fındıkzade yönüne çevirmişti. Benzerlerini defalarca yaşadığı, olağan zamanlardan biri. Asla bir fevkaladelik beklenmeyecek bir vakit. Sağdaki araba galerisinde beyaz bir araba üzerine ilişmiş delikanlıyı gördü. Siyaha yakın dalgalı saçlı, kot pantolonlu, açık mavi renk uzun kollu gömlekli, güzel yüzlü, orta boylu bir delikanlı. Saçlarına üfledi ve görüntüsünü netleştirdi. Çocuğun yüzündeki beklediğini görmüş ifadesi beynine çakıldı. Beklentisiz, gülümsemesiz sadece hayranlıkla ve gördüğüne dair memnuniyet çizgileri yüzünde okunur şekilde bakıyordu. Sağ eli kotunun cebinde, sol eli kaput üzerinde. Önünden yavaşça geçti. Hayatında ilk defa böyle bir heyecan yaşıyordu. Gidip tam karşısında durmak, gözlerinin içine bakmak, sonra elini uzatıp elini tutmak ve avucunun içinden öpmek isterdi. Yürüdü. Kafasını çevirip bakmak istiyordu. Dayanması, ve geriye dönüp bakmaması gerekiyordu. Araba galerisinin içinden kalın bir adam sesi "Nihat!" diye ünledi. Delikanlı ne yüksek ne de alçak olmayan tatlı bir sesle "geldim abi" dedi. Geriye dönmesi için sebep kalmamıştı. Rahatladı. İsmi Nihat'tı. Sesi de çok tatlıydı.



Yurda gittiğinde hülyalı halleri vardı. Arkadaşıyla paylaştığı odasına çıktı. Ranzanın alt kısmında yatıyordu. Geçip ayakkabılarını çıkarttı ve yatağa uzandı.Güzel bir çalışma masası, bir kitaplık, iki rahat sandalye, iki tane formika dolap odanın diğer aksesuarlarıydı. Yine de ortada dönecek kadar alan kalıyordu. Duvarlarla ayrılmış, önlerinde kapı yerine çiçekli naylon perdelerin bulunduğu dört duştan oluşan banyo koridorun sonundaydı. Yurt, temiz bir yerdi. Ama ana koridora odanızdan çıktığınızda devamlı silinip yıkanmış, aralarda nemli bırakılmış sentetik halıdan gelen küfümsü koku hafifçe burnunuza gelirdi. Yattığı yerden gözleri ranzanın üst katının tahtalarındaki detaylarda gezinerek Nihat düşündü. Gözlerini kapadı.Hayalinde Nihat'a doğru gitti. Bir masanın kenarına ilişmişti genç adam. Ellerini tuttu. Gömleğinin kol düğmelerini açtı. elini dirsekten aşağı kısımdaki kıvırcık kıllarında gezdirdi. Gömleğin üstten iki düğmesini açtı. Adamın göğüslerini elleriyle okşadı. Kalbi deli gibi atıyordu. Sonra dudaklarından öptü. Bu sırada bacaklarının arasında aynı kalp gibi atan birşey olduğunu hissetti. Zonklama mı nabız atışı mı ayıramadığı farklı bir his. Sırtının yatağa temas edip etmediğini, uykuda ya da uyanık olduğunu bilemeden o adamı öptüğünü düşünerek uçuyormuş ya da bir yerden yuvarlanıyormuş duyumsamalarıyla bir zaman geçirdi. Sonra kalktı. Bütün kasları ağrıyordu. Tuvalete gitmesi gerekiyordu. Klozete oturduğu anda yine aynı zonklamayı hissetti. Ama daha farklıydı ve giderek uzaklaşan bir trenin tıkırtısının azalarak kaybolması gibiydi. Bitti. Ferahlama hissi ile beraber midesinin kazınmasını farketti. Yemek saatine az kalmıştı.


Sonraki günlerde birbirine benzer şekilde geçti. Bir hafta boyunca her gün sabah ve akşam okula yürüdü. Nihat onu ya galerinin kapısında dikilerek ya da bir arabaya dayanmış olarak karşıladı. Ayakkabılarının güzel, gömleklerinin zevkli olduğunu, hep kot pantolon giydiğini ve boynunun çene altına yakın kısmında bir yara izi olduğunu farketti bu bir hafta boyunca. Ve tabii erken gidip yatak üzerinde Nihat'ı öptüğünü hayal etmeyi asla ihmal etmedi. Hafta sonuna doğru oda arkadaşı, adı kısmet bu ya Nihal'di, "kızım sen hasta mısın, aşık mısın?" diye sorduğunda "yoo" dedi.

Bir sabah, geç kalkıp ilk iki dersi ektiği bir sabah, tembelce okuluna doğru, aslında Nihata doğru yürürken "araba fiyatı sormanın ne sakıncası olabilir ki?" diye sordu kendine. Öyle ya kimin cebinde ne para olduğunu kimse bilemezdi. Bunu düşündükten sonra adımları hızlandı, nefesi sıklaştı, yüksek bir kaldırımdan inerken ayağı tökezledi. Galeriye yaklaştığında saclarını geriye doğru attı, "inşallah konuşurken üfleyip de komik olmam" diye düşündü. Araba bir peugeot 205 idi. Kırmızı. İki kapılı. Nihat sağ ön koltuğa, kapısı açık bırakılmış şekilde oturmuş torpido gözünün üzerini siliyordu. Kapıya yaklaştı. Oturduğu yerden gözlerini kaldırdı delikanlı ve Türkan bir insanın yüzünde görebileceği en güzel aydınlığı gördü. "Fiyatı ne kadar bunun?" diye lafa başladı. Nihat, "Beni farketmen için altı ay geçmesi gerekti" dedi. Türkan başını hafif yana eğdi, gülümsedi. Bütün vücudundan ürperme benzeri ama tatlı bir his gelip geçti. Gözlerini bir saniyeden biraz fazla süre ile kapadı ve derin bir nefes aldı. Delikanlı kapıya tutunarak arabadan indi ve kolları ile açık kapının üzerine dayanarak kıza doğru hafifçe eğildi. "Senin hiç sevgilin olmamış " dedi. Türkan gözleri arabanın ön lastiğinde, cant ve çamurlukta gezinirken, kalbi her geçen dakika daha hızlı atarken ve sırtının ortasından aşağı doğru ter damlalarının aktığını hissederken duyulur duyulmaz bir sesle "hıhı" dedi. Nihat devam etti "bir erkeğin sana baktığını hissetmeyecek kadar bebeksin". Delikanlıya doğru döndü ve kapıya az yaklaştı. Kapı koluyla oynadı biraz, parmak uçlarını camla kapı metalinin arasındaki fitilde gezdirdi. Yan aynayı okşar gibi yaptı. Canı onu öpmek ve sarılmak istiyordu ve galiba bu belli oluyordu. Nihat onu içeri davet etti. Yıkanıp kurulanmış parlak parke taşlı bir galeriydi. İçeride de beyaz bir Honda duruyordu. Önde Nihat, arkada Türkan birerli kol düzeninde arabanın yanından yürüyüp geçtiler.Girişin karşısına düşern duvara yakın kısımda bir masa, onun önünde siyah deriden iki koltuk, ortalarında bir cam sehpa. Masanın arkasındaki duvarda büyük ama basit bir manzara resmi. Genç adam masaya geçti, kız da koltuklardan birisine yığılır gibi oturdu. Ter sırtını kaşındırmıştı. Folluklandı. Başını kaldırıp baktı. Nihat dirseklerini masadaki sümene dayamış, elleri çenesinde onu seyrediyordu.Türkan bu defa gözlerini kaçırmadan baktı. Sağ omuzu masaya dayalıydı. Elini masanın üzerine doğru uzatıp, oradaki ufak not kağıtları ile oynamaya başladı. Delikanlı, elini uzattı ve kızın beyaz, ince kemikli, serin elini avuçladı. İyi ki akşam tırnaklarını törpülemiş parlatmıştı. "Dayı oğlumla ortak çalışıyoruz, çorbamız kaynıyor. Onun hissesi daha büyük ama bana da bir şeyler düşüyor. Yirmibeş yaşındayım. Kız arkadaşım yok. Senden başka beğendiğim kimse de yok" diye sakince anlatmaya başladı. Kızın elini öyle ayarlı tutmuştu ki, istese rahatlıkla çekebilirdi. Kız da bunu farkediyor ve ille daha da sıkı tutup bırakmamasını diliyordu. Derken sohbet koyulaştı; delikanlı hazır olan çaydan birer bardak koydu. Türkan da çayını yudumlarken kasabalarının ismini, beş kız kardeşin ortancası olduğunu, babasının işini, kasabadaki bostan yaptıkları küçük toprak parçasını ve çokça da Ezgi yi anlattı. Başlarda fısıldar gibi konuşuyordu, sonra coştu, bir ara sesinin şakımasına kendi de şaşırdı. "Bu kadar gür sesli miydim?" diye düşündü.

Sonraki günlerde Türkan ne yaptığını bilemez hallerdeydi. Adamının yanından ayrılmıyor, derslere az gidiyor, notlarını sağda solda unutup kaybediyordu. Nihat'a gelen telefonlarda cilveli kadın sesi takip ediyor, kendisi yanında yokken birilerine bakarsa diye deli oluyordu. Tanışmalarının ikinci haftasınra öpüşmüşlerdi. Tam beklediği gibi onun nefesini de sevmişti. Babasının içtiği Maltepe sigaralarından sinen kokuya alışıktı.

Ve hiç kimseye haber vermeden tanışmalarının 2. ayında evlendiler. Nihat'ın Kocamustafapaşa'daki evine yerleştiler. Hemen her eşyanın olduğu bir ara sokak apartman dairesiydi. İkiz yatak eksikti. Onu da nikahtan önce aldılar. Bir sürü yaylı yatak ve mobilyanın olduğu büyük dükkanda örnek olarak ortaya konmuş yatağın üzerine oturup zıpladı Türkan. Sonra dükkan sahibine farkettirmeden adamına gülümsedi. Kürek kemikleri üzerinde bir sıcaklık vardı. Yüzyıllardır burada bu anı yaşıyorlar gibi geldi birden. Ve ailesi aklına geldi. Suçluluk hissi oturdu göğsüne. Koluna girip yerinden kaldıran genç adamın verdiği hisle buharlaştı gitti bu his.

Nihat'ın anne babasıyla arasının bozukluğunu ve sadece dayıoğluyla ilişkisinin olduğunu, iki ağabeyi ile de konuşmadıklarını, günde bir paket sigara içtiğini, içki içmediğini, cuma namazlarına dükkanın büyük ortağı olan dayısının oğlu ile dönüşümlü gittiklerini, Fenerbahçeli olduğunu, yufka yürekli ama yerine göre kavga etmeyi bilen birisi olduğunu, iki kez yaralandığını, yaralanma hikayelerini anlatmayı sevmediğini, kullandığı arabalarda her zaman bir bıçak bulundurduğunu, tabanca sevmediğini, birikmiş parasının olmadığını ve fazla yüksek olmayan sesle pop müzik dinlediğini evlenme öncesindeki dört ve evlendikten sonraki bir hafta içinde öğrendi. Kafasına yazdı. İlk geceki sakin ama çok kararlı sevişmeleri ve sabahına uyandığında adamını duşunu almış, beline sarılı havlu ile mutfakta çay koyarken bulması da iyiden iyiye aşık olmasına yetti. İnsanın canı acır demişlerdi ilk sevişmede. Acımamıştı. Sadece karnının kasıklara yakın alt kısmında bir ağırlık hissediyordu. Yatak odasının camı aralıktı ve dışarıdan ilk yaz kokusu ve sesleri geliyordu. Finallere girmeyecekti. Babası tutup okulu arayacak değildi ya.

Ardından okul tatili oldu. Türkan baba evine gitti. İki dersten ikmale kaldığını ve mutlaka İstanbul şartlarında ders çalışması gerektiğini söyledi. En fazla 10 gün kalabilirdi. Kaldığı dersler en önemlileriydi. Acaba babası biraz daha fazla aylık verebilir miydi? Zira yurtta yazları öğün çıkmıyor sadece kahvaltılık oluyordu. Bunu bilerek yapmış, özellikle şüpheye mahal bırakmamıştı. Anne evinde kaldığı süre içinde babasıyla sohbetler etti. Ona okulu anlattı. Zordu üniversite. Sevdalısı Ezgi ile bol bol oynadı, ip atladılar, deli gibi koşturdular, ortaya yaygı sererek yarım kilo ayçekirdeğini yiyip kabuklarından tepe yaptılar, banyodan sonra birbirlerinin saçlarını taradılar. O da bu yaz başı ilk kez hastalanmıştı. Az durulsa da halen çok gürbüz, çok şımarık, çok azgındı. En büyükleri olan ve iki sene önce mahallelerinden bir gençle evlenip kayınvalide yanına taşınan ablasını ziyaret etti. Onda iki gün kaldı. Tabii Ezgi ile aynı yatakta yatmak şartı ile. İki numaraları Hatice daha bir durgundu ama süslenmesi yerindeydi , fazla kiloları atılmıştı. Evlenme sırası ondaydı. Zeynep ise sondan bir önceki sıradaki çocukların bütün özelliklerini taşıyordu. Gerçek bir gamsızdı. Her yönüyle ortalama takılıp gidiyordu. Lise sona geçmiş, daha ötesine gitmeyeceğini aileye beyan etmiş, sehpa üzerinde kendi ördüğü dantellerin durmasından gurur duyar hale gelmişti. Anne, evde kalan üç kızın elinin ev işi tutar olmasından memnun, aralarda kahkahalar atıp duruyordu. Kalçaları daha da büyümüştü galiba. Belki de göz yanılmasıydı. Kim bilir? Baba hafif solgun, yaşlanma izlerini taşır hallerdeydi. Yine de kızlarını çok sever görünümdeydi. Özellikle İstanbul'daki kızının elinin koca evi işinden başka iş tutacağından emin hallerde hasretle kızı hep yanıbaşında otursun istiyordu.

İkinci haftanın sonunda İstanbula geri döndü. Dört gün gecikmişti. Nihat otogarda surat asıklığı ile karşıladı. Yolda sessizdiler. Eve girer girmez gülümseyerek öptü kocasını. Adam sertti. Sonra ona yemek yaptı. Yemek yerken ayağa kalkıp arkasından sarıldı. Sonra boynunu öptü. Önüne çayını getirdi. Yüzü yumuşadıkça, kardeşlerini, kasabayı yolculuğunu, okulu bırakma kararını verdiğini şiir yumuşaklığında anlattı. Nihat da bu arada iki araba satmış, cebi daha bir para görmüş, ona altın lira almıştı. Ama kadın gecikmişti. Kocası buradayken kadın gidip kardeşiyle ip atlamıştı. Bu affedilemezdi. Sesi biraz yüksek olsa da yormayan, incitmeyen bir söylenmeydi. Türkan cezasına razı kocasının kızgınlık sözlerini dinledi. Dinlerken yerdeki halının örneklerine bakıyordu. Kızmıyor, sadece ona sarılmak istiyordu. Bacakarasındaki o his uyanmış zonklama başlamıştı. Sessizlik anında yerinden kalktı banyoya gitti, elinde tuttuğu bir cisimle odaya geri döndü. Elindekini kocasının çayının durduğu sehpanın üzerine koydu. Bir adet iki ağızlı tıraş bıçağıydı. Nihat elini üç günlük sakalında gezdirdi. Muzipçe gülümserken elini gömleğinin yakasından içeri sokup kendi göğüslerini elledi. Türkan karşıdaki koltukta oturmuş ona bakıyordu. "Sen tıraşını ol, enseni de ben alırım" dedi.

Okula devam edip etmeme konusunda kendini yokladı. Çok niyetli değildi. İlk senenin sonunda nasıl böyle isteksizdi anlamakta zorlanıyordu. Babasına da söylemesi mümkün değildi. Ev hayatına devam etti. Bazı akşamlar sahilde gezdiler. Araba satıldıkça dışarıda yemek yediler. Babasının yolladığı paralarla da bilezik altın lira ve kolye aldılar. Niyetleri kardeşler evlendikçe onlara hediye yapmaktı. Türkan o senenin Şubat tatilinde 10 gün süre ile memleketine gitti. Evdeki herkes onu solgun ve zayıflamış buldu. Özellikle annesi kendi veremediği kiloların hıncını çıkartırcasına çığlık çığlığa kızının hortlağa dönmüş olduğunu söyledi. Türkan, Kendisi de son zamanlarda çok keyifli hissetmiyordu. Gidişinin haftasında yere oturmuşlar, Ezgi ye takvim üzerinde adetini işaretlemesini, her ay iki ya da üç gün geri gideceğini bilmesini anlatırken bir yandan kafasını yokluyordu. Evet yeni sene içinde hiç adet görmemişti. Düpedüz gebeydi. Mızrak çuvaldan kafasını göstermişti. Adeti olmadığı halde kısık sesle "hassiktir!" dedi. Sonra elini ağzına götürdü. "Pardon" diyerek etrafa baktı, annesi eşikte iki güzel ve birbirine sevdalı kızına bakıyordu. Çok mu bön bakıyordu annesi? Çok mu yorgundu? Kalçaları da memeleri de daha bir büyümüş müydü?

Bunları bana anlatırken ilk çocuğu Duygu, iki yaşlarında, esmer, boncuk gözlü bir kız olarak kucağındaydı. İkinci çocuğuna altı aylık hamileydi. Babadan daha fazla saklayamamışlar, evlendiklerinin üzerinden bir yıl geçtiği sırada, karnı burnunda iken, O sıralarda satış sırasını bekleyen bir Nissan Primera ile baba evine ziyarete gitmişlerdi. İkindi üzeri arabadan göbeği önde ve eli belinde inen, yüzü şişmiş, ayaklarında rahat terlikler olan kızlarını görünce anne çığlığı basmıştı. kapıda durmuş, biriktirmiş gibi gözyaşlarını dökmeye başlamıştı koca kadın. Nihat hemen harekete geçmişti. Koca dediğin böyle olurdu. Şoför kapısından atlayıp gelmiş, arabanın yanında dikilen karısının elinden tutmuş, biryandan eve doğru yürürken bir yandan da Türkan'ın annesinin gözlerine doğru bakarak "anne, eşim yolda biraz fena oldu hemen bir banyoya alalım, el yüz yıkatalım" demişti. Bu numara ile yollar içeri doğru açılırken, Ezgi babasına telefon etmeye koşmuştu. Sonra banyodan çıkan ablasına sarılmış. Dudakları gülerken gözlerinden yaşlar iplik gibi inerek "Salak şey, ne biçim şişmişsin, kollarım kavuşmuyor" demişti. Evli olan hariç kız kardeşler ve anne hemen salonda toplanmışlar, bir söz etmeye korkarak damadı ve kız kardeşlerini seyretmeye başlamışlardı. Zeynep ise düpedüz gülüyordu. On dakika geçmeden baba soluk soluğa eve gelmiş, kanepede eli kocaman karnının üzerinde, şiş ayaklarını sehpaya uzatmış güzel kızını görünce az uzaklarında sessizce dikilmişti.Neden sonra "selamun aleyküm" demeyi akıl etmiş, "ve aleyküm selam" diyerek ayağa fırlayan damat kayınbabasının elini öpmemiş, sağlamca tokalaşmıştı. Galiba gücünü belli etmek için epeyce sıkmıştı adamağızın elini. Ortalıkta sessizlik bir süre devam etmiş, sonrasında Türkan az gayretle yerinden kalkarak babasının yanına gitmiş, sarılıp ağlamıştı. Çok hüzünlü olmayan, içinde rahatlama hisleri fazlaca olan bir ağlamaydı. Sonra çantasını getirmiş, içinden çıkardığı evlilik cüzdanını açarak karnının üzerinde tutmuş kendi etrafında üçyüzaltmış derece dönerek herkese göstermişti. Gülümsüyordu ve yanaklarındaki gözyaşı izleri parlıyordu. Sonra çantasından bir kutu çıkartmış herkese doğru "bunlar babamın bana yolladığı okul harçlıkları, hepsini altın ve bilezik aldım, kardeşlerim evlenirken takarsınız" diyerek annesine vermişti.

Damadın incelenmesi çabuk bitmiş, baba yolun nasıl geçtiğini sormuş, memleketini ve yaptığı işi öğrendikten sonra sigara tutmuş, o ayağa kalkarak "balkonda içelim baba" diyerek kayınbabasına yol vermiş, onu takip etmişti. Ezgi enişteye çapkınca bakarak, hatta düpedüz "ablamla sevişen köpek sensin ha" bakışları atarak terlik uzatmıştı.

Türkan'a tahsili bırakmaktan tutun da, serseri olma ihtimali akıllı olma ihtimalinin on katı olan bir adamla bir ay içinde evlenmeye cesaret etmeyi aklımın almadığını söylediğimde: "Ahmet abi be, bir insanın koca olacağını ruhunda hissediyorsan onu almalısın" demiş, "ve bir daha böyle bakan adam bulamayacağımdan da korktum açıkçası" diye devam etmişti.

Tuesday, August 15, 2006

E-5

Devlet yollarımızdan en önemlisine ve en işlek olanına yüz numara verilmesi başlı başına bir komedi unsuru. Çocukluğumuzdaki adı E-5 olan D-100 karayolundan bahsediyorum. Çoğumuzun bildiği şekliyle İstanbul’u Ankara’ya bağlayan yoldan.

Aslında 100 numaralı devlet yolu Edirne’yi Doğubeyazıt’a bağlamakta, ülkenin en önemli atardamarı olarak vazife görmektedir. Kimi yerde dağlara tırmanmakta, kimi yerde ovada uzun süre gitmekte, aralarda tünellere girip çıkmakta ve ülkenin güzellikleri hakkında yeterli bilgi vermektedir. Parça parça da olsa bu yolun tamamını çiğnemiş olmaktan çok mutluyum. 4 yaşımı ikmal ettiğim zamandan itibaren bu yolun değişik kısımları ile ilgili hatıralarım var.

Yaşım beş civarları, sıcak bir gün, otobüsümüz Ankara’dan kalkmış. Tahminim: yıl 1967. motor sesi aracın her yerinde. Mazot kokusu hafif. Annem cam kenarında, babam koridor tarafında, ben de minyatür eleman olarak canımın istediği tarafa kucaktan kucağa geçmekteyim. Üst havalandırma kapağı bombeli renkli camdan, Magirus olmalı. Babamın kucağından yukarılara gökyüzüne bakıyorum. Orada gördüğüm güneşin gözlerimi rahatsız etmemesi, sarı bir tabak gibi görünmesi hoşuma gidiyor. Arada beyaz bulutlar geçiyor. Babam koridorun diğer yanındaki koltukta oturan adamla sohbet ediyor. Talat Aydemir’den bahsediyorlar. Bir de sık sık bir şeylere kızıp ağızlarından cık cık cık sesi çıkartıyorlar. Bir yokuşu inmekteyiz. Otobüs yoldaki tümseklerin ve çukurların üzerinde sarsılıyor. Çok zıpladığında camlardan ses geliyor. Birden önlerden bir çığlık geliyor. Bir kadın çığlığı. Annemin tarafına cama bakıyorum. Yanımızdan geri doğru hızla bir kamyon geçiyor. Hayır, bizim aracımız kamyonun yanından hızla geçiyor ve yokuş aşağı artan bir sürat ile iniyoruz. Başka birçok kamyonun yanından geçiyoruz. Sarsıntılar artıyor. Bir amca Allahuekber! Diye bağırıyor. Koridordan muavin koşuyor. El frenine asılıyor. Babam fısıltıyla freni patladı galiba diyor. Dualar ve bağırışlar otobüsün bir virajı kestirmeden ve hafif de uçarak geçmesiyle zirveye çıkıyor. Babamın boynuna sarılmış haldeyim ve bacaklarına basarak etrafa dehşet içinde bakmaktayım. Annem gözlerini kapatmış, dudakları kıpırdıyor. Bir yerde dağın hemen dibinden geçiyoruz. Sonra oh sesleri geliyor..Otobüs halen çok hızlı ama insanlar rahatlamış gibi. Yolun iyice düzleştiği ve genişlediği bir yerde duruyoruz. Herkes otobüsten iniyor. Annem ağlıyor. Kalın bir adam sesi “arkadaş nasıl indik bu yokuşu, helal olsun şoföre” diyor. Geniş bir alan. Yolun yanından bir dere akıyor. İnsanlar kısmetlerine razı şekillerde buldukları taşların üzerlerine oturup bekliyorlar. İhtiyacımı bir çalının dibinde görüyorum. Babam o zamanlardan suya yapmamayı öğretmiş. Yolluk çantasından poğaça veriyorlar. Yiyorum. Şoför ve muavin aracın altında uğraşıyorlar. Neden sonra ince, uzun ve paslı bir boru çıkartıyorlar. Sonra bagajdan başka bir boru çıkartıp arabanın altına yeniden giriyorlar. Uykum var. Babamın kucağına yığılıyorum. Sonra gözlerimi otobüste açıyorum. Yoldayız. İnsanlar halen o yokuşu nasıl indiğimizden bahsediyorlar. İçerisi sigara dumanı ile kaplı. Gün inmek üzere. Nerede olduğumuzu soruyorum. Babam “Kızılcahamam” diyor. Kafama kazınan ilk yer isimlerinden biri. Etraftaki tek tük evlere bakıyorum. İnekler evlerine dönüyor.




Yaşım yedi. Babamın sevdiği bir arkadaşı intihar girişiminde bulunmuş. Bakırköy’de yatıyor dediler. Hemşerimiz de olan bir mühendis amcanın düz camlı yeşil wolksvagen arabasına bindik. Arabanın sahibi, babam ve ben. Londra Asfaltı’na çıktık. Meşhur ismi E-5 olan D.100 karayolunun iki geliş, iki gidişi olan bu kısmına o zamanlar verilen isim buydu. Arka koltuktayım. Dirseklerim ön koltuklara dayalı ve yolu seyrediyorum. Arabamız yüz yapıyor. Uçar gibiyiz. Çabucak yol bitiyor. Üzülüyorum. Londra’ya kadar gitmek isterdim. Hatta daha da ileriye. Hastane bahçesi çok geniş. Soluk renkli, beyaz yüzlü bir adam geliyor yanımıza. Mavi pijamaları var üzerinde. Babamlarla konuşuyorlar. Deli falan değil. Siyasetten, grevlerden, öğrenci olaylarından bahsediyorlar. Dükkanına dönmek istediğini söylüyor. Babam bahçede koşmama izin vermiyor. Halbuki böyle açıklık alanlarda gözünden kaybolmamak kaydıyla yorgunluktan sızana kadar koşmama izin verirdi. Yanımıza bir adam geliyor. Sigara istiyor. Orta yaşlı, çok kocaman kafalı bir adam. O da pijamalı. Babam cebinden Silahlı Kuvvetler paketini çıkartıp tamamını veriyor. Adam kuru bir “sağol” deyip uzaklaşıyor. Babamın her zaman yedek paketi vardır. Yine de yeni açılmış bir paketi adama vermesini anlayamıyorum. Geri dönüşte “sadaka yerine geçer” demiş ve sonraki yıllarda bu hissi kavramıştım. İhtiyaç sahibine ihtiyaç anında yapılan küçük iyiliklerin ne demek olduğunu. İkindi vakti kalkıyoruz. “dua edin” diyor hasta amca. Babam ve arkadaşı ellerini sırayla omzuna koyup bir şeyler söylüyorlar. Arabaya babamın öne eğdiği koltuğun arkasından doğru atlayıp arka koltukta yerleşiyorum. Vites kolu dik duran bir demirin ucundaki bir top şeklinde. Kilometre saatinin ibresi titriyor. Şoförümüz güzel araba kullanıyor. Yine Londra asfaltı. Keşke güneşi arkamıza değil de önümüze alarak uzaklara gideydik.

Çocukluğumdan beri gitmek fikrini sevdim. Varmak çok da cazip değildi. Bu kimseden gitmek manasında değil. Bir yerden bir yere gitmek. Yola çıkılacağının haberinin babadan alınması ya da kararının verilmesi. Sonrasında hazırlanmak. Yola çıkılacak araca binip heyecanla beklemek. Camın önünden neler geçecek düşünceleri. Günün indiği saatlerdeki insan hallerini otobüs camından seyretmenin güzelliği.

Kardeşimin doğumundan sonraki senelerde bana da bilet alınmaya başlandı. Annemle babamın oturdukları ikili koltuğun önünde ve mutlaka da cam kenarına oturmaya başladım. Yanıma oturan kişilerin ısrarlı "ne olacaksın?" soruları haricinde özgürlük hissi veren bir durumdu. 10 yaşındayım. Yaz tatili başı. Memleketimize, Kırşehir'e gidiyoruz. Sabah erkenden binilen 302 Mercedes otobüsteyiz. Harem'den binilmiş, Hereke geçilmiş, İzmit Uzaktan görünüyor. Cızırtılı bir de müzik çalınıyor. 12 numaralı koltuktayım. Kafamı az uzattığımda ön camdan seyretme keyfim de olabiliyor. Yanımda esmer tenli, saçları at kuyruğu bağlı bir kadın oturuyor. Siyah etekli ve griye çalan eflatun triko bluz giymiş. Dizlerinin üzerinde siyah çantası var. Parmakları çok kalın. İşaret parmaklarının yan kısımları çatlaklarla dolu. Ellerinin üzeri de kuru ve çatlak. Yıllar sonra elleri ile ekmeğini kazanan ve özellikle de işlerinde fazlaca deterjan ve çamaşır suyu kullanan insanlarda olduğunu kavradığım çatlaklar. Aksanlı bir konuşması ve kısık bir sesi var. Bana ne olacağımı soruyor. İçimden "yine başladık" diyorum. Bu sırada sollamakta olduğumuz kırmızı renkli kamyonun markası MAN. Bu marka kamyonları zor geçiyoruz. BMC leri sollamak daha kolay. "Karar vermedim ama mühendis olabilirim" diye cevaplıyorum. "Aferin sana" diyor. Sonra memleketimizi, oradaki evimizi soruyor. Kendisinin Kırşehir'in köylüğünden olduğunu anlatıyor. İki tane çocuğu olduğunu söylüyor. Kızı benim kadar varmış, oğlu daha küçükmüş. Onları annesine bırakıp İstanbul'a çalışmaya gelmiş. İzin günlerini köyde geçirecekmiş. Çocukluk aklıyla evli olup olmadığını, kocasının ne iş yaptığını falan sormuyorum. Dikkatlice dinliyorum.. Koltuğa iyice yaslanmışım dinlerken onun ellerine bakıyorum. Çantasından sigara çıkartıyor. Karton kutusu kapak şeklinde açılan bir sigara. Sonraki geri dönüşlerimde, içtiğinin Bahar sigarası olduğuna karar veriyorum . Yenice de olabilir. kim bilir..Basit sorular soruyor. Hemen cevaplıyorum. Karnemden, kardeşimden, o sıralarda iki kardeşiz henüz, abamın işinden, annemin çalışmadığından bahsediyoruz kısık sesle. O da benim ellerimi inceliyor. Köyde insanın ellerinin böyle beyaz olamayacağını anlatıyor.. İzmit'teki en eski otogarın karşısında durup bir yolcu alıyoruz. Hani heykelin hemen arkasına çukura yapılmış olan otogarın. Leş kokulu ve karmakarışık, alt kısmına devam edildiğinde, bir köprünün altından geçip tren istasyonuna ulaştığınız otogarın. O sene Adapazarı'na tayin olmuşuz ve orada geçen iki seneden sonra üç senemizin de İzmit'te geçeceğini bilmemiz imkansız. Babam bizi memlekete bıraktıktan sonra gelip göçü toplayacak ve evi Adapazarı’na taşıyacak..Arka koltuktan bizim konuştuklarımıza kulak kabarttığını biliyorum. İki koltuğun arasından hafifçe omzuma dokunuyor. Yiyecek bir şey isteyip istemediğimi soruyor. Kafamı aşağıdan yukarı sallayıp istemediğimi belli ediyorum. Sapanca gölünü sağımıza alarak epeyce gidiyoruz. Yolun burasını severim. Hele de gölün kıyısına yapılmış, önünde sandal bağlı olan ve hemen yanındaki salkım söğüdün dalları suya değen evi gördüğümde kendimi o evde hayal ederim. Fazla çalışmayı gerektirmeyen bir işim vardır, yüzmeyi ve balık tutmayı çok iyi öğrenmişimdir..söğüdün altında kitap okur, yoruldukça göle girer yüzerek ferahlarım. Ya da ucuna çan takılmış oltalarımı göle sarkıtır balık gelmesini beklerim. Göl biter bitmez Dörtyol kavşağına geliyoruz...Yola çıkalı 2 saatten fazla zaman olmuş. Muavin yine yolcu alıyor. Binmeden önce elindeki çekiçle lastiklere vurarak havalarına bakıyor. Otobüs muavinlerinin çok yiğit adamlar olduğunu düşündüğüm zamanlar. Yanımdaki isimsiz kadınla biraz daha muhabbet ediyoruz. Uykum var. İçerisi sıcak. Yanlardaki küçük camlardan hafif hava giriyor. Tepedeki havalandırma deliklerinden de. Otobüste genel bir sessizlik hali. Uyuklayanlar çoğunlukta. Sigara dumanı biraz azalmış. Uyuyorum. Uyandığımda yol arkadaşımın koluna yaslanmış buluyorum kendimi. Otobüs yavaşlamış, bir dinlenme tesisine yaklaşıyor. Komşum sol elimi de eline almış. O da uyumuş.

İstanbul'u Ankara'ya bağlayan otoyol açıldıktan sonraki senelerde isterseniz kendi aracınızla, isterseniz toplu taşıma araçları ile yapılsın, yolculuk çok tatsızlaştı. Sıradanlaştı. Yol kenarları ile ilgimiz azaldı. Bir an önce işini bitirmeye çalışan insanlar olarak birbirimize Ankara'ya kaç saatte ve ne kadar çabuk vardığımızı anlatarak öğünür olduk. Eski yolun civarlarındaki kasabaları, oturduğumuz dinlenme tesislerini, ekmek aldığımız fırınları, sığır güden yalınayak oğlan çocuklarını hayatımızdan çıkartıverdik.

Bu yazının yazılmasından yaklaşık iki ay önce kendi aracımla Ankara'ya giderken otoyoldan gitmemeye karar verdim. "Ne kadar uzun sürerse sürsün eski yoldaki hatıralarımı tazeleyeceğim" dedim. Çocukluğumun yolu ikisi geliş, ikisi gidiş dört şeritli bir yola dönüşmüştü. Yolu tahminimden fazla insan kullanıyordu. Hız sınırlarını aşmadan 5 saatlik bir yolculukla başkente vardım. Yolda üç ayrı yerde kısa molalar verdim. İki yerde çay içtim. Birinden de meyve aldım. Etraftaki yerleşim yerleri yeniden canlanmıştı. Dinlenme yerleri eski köhne hallerini terk etmiş, elden geçirilmişti. Benzin istasyonları bir yoldaki hayat varlığının göstergesi olarak ışıldamaya başlamışlardı. Çocukluğumdan kalan hafıza fotoğraflarımdan birinin tıpkısını da yakaladım. Çeşme başına çekilmiş bir otomobil, poşet içerisine konmuş meyveleri yıkamış ve poşetin dibine delik delerek içindeki suyu sızdıran bir adam. Bu işi yaparken de ayaklarının dibinde fazla su göllenmesin diye gezelemekte. Bu defaki gidişte Ankara girişi çevre yoluna değil de doğrudan şehrin merkezine doğru olduğundan daha bir güzel geliyor gözüme.

Tavsiyem, E-5 de denilen 100 numaralı devlet yolunun Ankara-İstanbul arasını , yılda bir kez, acele etmeden ve molalar vererek geçmenizdir. Yaşı kırkı bulup da bu yolla ilgili çok hatırası olanlara ise "aceleniz yoksa otoyolda işiniz ne?" diyorum. Benim acelem oluyor genellikle ama size ne oluyor? Yavaş yavaş gidin işte.

Tuesday, May 23, 2006

İlk ayrılık

Kulakları duymayan bir kardeşe sahip olmanın, özellikle çocukların acımasız dünyasında çok zor olduğunu söylemeliyim. Benden 10 yaş küçük olan kızkardeşim doğuştan sağırdır. Şimdilerde evli ve kocaman iki çocuğa sahip, akıllı bir hanım olarak hayatını sürdüren kardeşim özel eğitim görmek zorundaydı. Bu sebeple diğer askerlerin gezdiği mahrumiyet yerlerinde gezmedik. Sağırlar okulu olan iller tayin yerlerimizdi. Bu sayededir ki ilkokulun iki sınıfını ve liseyi İstanbul da okudum. Kardeşimin okul çağı öncesindeki zamanları da Adapazarı ve İzmit gibi dünya güzeli iki şehirde geçirmek başka bir güzellikti.

Liseyi bitirdiğim sene babam Erzurum’a tayin oldu. Haziran ayında göçümüzü taşıdık. Burada iki ay kadar kaldıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yerleştirildiğim haberini aldım. Bir yandan sevinç bir yandan da ailemden ilk defa ayrılacağım düşüncesinin burukluğu. Ağustos 1980. Sevinç içinde Erzurum’u turluyorum. Habire İstanbul’daki arkadaşlarımı arayıp kayıt için gerekli evrakı soruyorum. Onsekiz yaşımın tamamlanmasına 4 ay var. Akşamüzerleri Erzurum’da serin bir rüzgar çıkıyor, eve erken dönmeyi telkin ediyor. Yaşamaya alıştığım batı illerinin aksine coğrafyanın bu köşesinde gün erken iniyor. Palandöken dağlarına doğru dalgın bakarken, dağların mor renge büründüğünü görüveriyorsunuz.. Vakit daha öğlen derken ikindi ezanları okunuyor. İnsanlar sert, rüzgarlar sert ve ailemden ayrılacak olmanın düşüncesi içimi eziyor. Aralarda kendimi dolduruşa getirip, 18 yaşındaki insanların aile beslediklerini düşünüyorum ama nafile.

Fakülte kayıt zamanına bir hafta kala Erzurum’dan yola çıktım. Önce Kayseri üzerinden memleketimiz olan Mucur’a geçip, kayıt zamanı geldiğinde de İstanbul’a gideceğim. Bağlarımızda hasat zamanı yaklaşıyor. Dedemin en cevval zamanı. 4 ayrı yerde bağ-bahçe ve bostanımız var. Allah çalışana veriyor. Toprak insanı utandırmıyor. Ben de bu işleri şehir çocuklarının aksine çok seviyorum.

Dadaş Turizm’in mavi beyaz 302 Mercedes otobüsü ile 1980 Eylül ayının ilk günü ikindi vakti Kayseri istikametine doğru hareket ettim. Bagajda bana ait özel eşyalarımla kitaplarımın olduğu kocaman bir koli ve yine düğmeli, haki renkli kılıfı olan bir büyük bavul. Bir nevi asker bavulu... Gece boyunca yol aldım. Şanzıman sesinin müsekkin etkisi ile de çokça uyudum. Sabah serinliğinde Kayseri otobüs terminaline indim. Eski otogar, kötü kokular birbirine karışmış, denklerinin üzerinde uyuyan insanlar, çığırtkanlar. Elimdeki koli ve bavul o kadar ağır ki ancak sürükleyebiliyorum. Tuvalet ihtiyacım had safhada fakat kıymetli eşyalarımı bırakamıyorum. Bacaklarım çapraz, kollarım koparak Sağlam Turizm’in yazıhanesine vardım. Mucur’a biletimi aldım. Muavine eşyalarımı teslim ettikten sonra tuvalete koştum. (Babamın beni bu şekilde zor durumda bırakmasının kasti olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. İnsanların problem çözmesini istiyorsanız zorluklarla karşı karşıya bırakmanız gerekiyordu.) Sonra otobüsün yanına gelip muavinle yarenlik etmeye başladım. Sigaraya yeni yeni alışmaktayım. Cebimden bir Sipahi sigarası çıkartıp üç kibritle yaktım. Kendim olma yollarında emekleme halleri. Baba gölgesi olmadan ilk yanlızlık. Karnımı babaannemin kıymalı, domatesli yumurtası ve sabah kalkıp erkenden kızarttığı patatesler ile doyuracağımı hayallemeye başladım.

Otobüsle bir saati az geçen bir zaman sonrasında Mucur’a geldim. Kısa yolda defalarca durup dinlenerek eve vardım. Tanıdıklık hissi insanı sarıp sarmalayıveriyor. Kapıdan giriş, kümesten gelen tavukların sesleri, evin içi ve tam tahmin ettiğim gibi patates kızartması kokusu. Biraz erken yapılmış olsa da bekleyip yumuşamış kızartmaya da bayılırım. Lop yumurta yiyen tek aile ferdi olduğumun hatırlanması da güzeldir. Yaşama zevki verir. Evin giriş merdivenlerinde keyif çayı içerek bağlardaki ürünün durumunu sormak ve uyumaktansa ille de bağları gezmek bünyeye iyi gelir. Geldi de.. Bir hafta gayet yoğun çalıştım. Cevizlerin, armutların tamamını topladım. Erken olan elmaları da.. Hiç işçi tutmaya gerek kalmadan. Üzümlerin ve Amasya elmalarının olmasına üç hafta kadar zaman vardı. Bostandaki hıyar ve domatesleri toplayıp babaannemle turşu da kurduktan sonra İstanbul yolları gözükmeye başladı. Bavulun kapağındaki lastikli göze konmuş kayıt evrakları yoklandı. Mermerler turizm. Yine 302 Mercedes..

İstanbul, Ayhan dayımın evi. İtibar gayet iyi. Yeğen doktor olacak. 10 Eylül günü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne kayıt yaptırdım. Arka sokaktaki bir lokantada pilav üstü döner yeyip üzerine demli çayla beraber sigaramı tüttürdüm. Hayat fena değildi. Gerçi annem ayrılırken ağlamış, anarşik olaylardan dolayı korkusunu ayan beyan belli etmişti. O gün o saatte İstanbul’un en eski semtlerinden birisi olan Davutpaşa’da durum sakin ve güzeldi. Yahut bana öyle geliyordu. 11 Eylül günü alışverişe çıktım. Şımaracak kadar param vardı. Dedem işçi yevmiyesinden biraz azını, babaannem sattığı sirke paralarından tamama yakınını vermiş. Evinde kaldığım dayım da “aferin lan doktor” diyerek cebimi doldurmuştu. Kendime kadife pantolon (bunu daha çok komünistler giyerdi ama olsun), süet ayakkabı ve gömlek aldım. Zenginlik var, o gün de kebapçıda ziyafet çektim. Eve geldim, yengem aldıklarımı beğendi. Pantolon paçamı işaretleyip kısaltarak dikti. Mutlandım. Dayımın işten gelmesine bir saat kadar zaman vardı ve mahalleyi turlamaya eski arkadaşlarla köşebaşı sohbeti yapmaya çıktım. Taşınalı iki ay olmuştu ve dayım da bizim eski mahallemizde oturuyordu. Akşam ezanı okunmasına yakın babamın eski mesai arkadaşlarından bir assubay beni gördü. “oğlum dün akşam baban aradı mı?” diye sordu. “yoo” ladım. “Hadi evladım hemen eve git ve bu akşam da hiç dışarı çıkma, yarın erkenden kalkarsın” dedi. Son iki senemizde babam askeri hapisanede idarecilik yapmıştı. Korkak olmak temel işimizdi. Anarşiden bıkkın hallerdeydik. Koşarak eve gittim. Dayım gelmişti. Olanı anlattım ve babamı aramaya niyetlendik. Askeri santralların hiç birisi cevap vermiyordu. Sonra yine asker olan büyük dayıyı aradık fakat ona da ulaşamadık. Yemeklerimizi yedik, haberlerde olağan dışı bir şey olup olmadığına baktık ve çok geç vakte kalmadan yattık. Sabaha karşı dayım beni uyandırdı. “Kalk lan kalk ihtilal oldu” diyen sesini halen çok net hatırlıyorum. O vakitte kalktık, yengem fısıltıyla rabbiyesir* okumaktaydı. Televizyon seyredip gazoz içtik. Sabah sokağa ekmek kamyonu geldi. Terlik giyerek gidip ekmek aldım. Güzel bir Eylül sabahıydı. Babam ve yine onun gibi asker olan büyük dayım aradı. Aileden haber alıp rahatladık. Sonra gazeteci çocuklar geldi. Birbirinin aynı olduğunu bilsek de kucakla gazete alıp okuduk.

Üç günde normale yakın bir hayata döndük. Ben kalacağım bekar evini ayarladım. Bir vakfın gözetimindeki güzel bir teras katıydı. Orada kalanlardan ikisiyle tanışıp bazı özel eşyalarımı oraya taşıdım. 10. günün sonunda Mucur’a geri döndüm. Bağ bozumuna. Bu iş, dünyanın en yorucu, bir o kadar da zevkli işlerinden birisidir. Halen de o günlere dönüp vücudun limitlerini zorlama hayalleri kurar, dayanıklı olma özelliğimi o günlerde kazandığımı düşünürüm.

Onlarca kilo üzüm keserek sandıklamak, kasalarca elma toplayıp kamyonet yüklemek, evde şırahanede üzüm çiğnemek gibi işlerle bir 10 gün de memleketimde geçti. Erken yatılan ve sabah ezanı ile kalkılan günler , tulum peyniri, taze üzüm ve domates ile yapılan kahvaltılar, yufka ekmek içine kavurma dürüm yapılarak yenilen öğle yemekleri. Bildik, basit, sağaltıcı...

Sonrasında yine cebim paralanmış olarak (dedemin yevmiyeleri, babaannemin elinde avucundakini cömertçe bana vermesi sayesinde) İstanbul’a doğru yola çıktım. Kocaman bir koli içerisine yerlestirdigim elma, ayva ve cevizi de yanımda götürüyordum. Yolluk olarak aldığım birisi peynir ve domatesli, diğeri kavurmalı iki yarım ekmek ile eski tip kola şişesine doldurulmuş ayran da otobüste ayaklarımın yanına koyduğum poşetteydi. Ekmeğin birisini Ankara molasında, diğerini de Düzce molasında yedim. Ayranı bitirdim. İki saat kadar uyku sonrasında sabahın ilk ışıkları ile İstanbul göründü. Aracımız Harem Otogarına uğradı. Sonrasında Altunizade yolu ile Boğaziçi köprüsü yönüne döndü. Tek köprülü dönemler.

Köprünün üzerinden Avrupa yakasına doğru geçerken aniden artık çok yanlız olduğumu hissettim. Yeni gelinler neşe içinde düğünden ayrılırlar da koca evinin kapısından girecekleri an geldiğinde ağlamaya başlarlarmış. Ona benzer şekilde ağlamaya başladım. Haykırarak bir ağlama değil; sakince ama gözyaşlarının deli gibi akmasının engellenemediği bir ağlama. Yanaklarımdan süzülen ve çenemin altında gömleğime damlayan ve orada leke yapan gözyaşlarımı ve otobüstekilere çaktırmadan burnumu çekmemi mükemmel hatırlıyorum.

Topkapı otogar hengamesi, cepteki paraya güvenilerek tutulan anadol marka bir taksi ve elimde kocaman koli ile bekar evine sabahın erken vakti inişim. Tezahürat ile karşılandım. Gitmeden önce tanıştığım arkadaşlar bana çok ilgi gösterdiler. Kahvaltı hazırladık. Taze ekmek, peynir ve lop pişmiş yumurta yedik. Elma soyup ekmek tahtası üzerinde çekiçle ceviz kırdık. Keyif çayı ile bunları da gövdeye indirdik. O gün akşama kadar aralıklarla ağlama isteği geldi. Akşamüzeri dışarıda yemek yeyip geldikten sonra iki kanatlı çelik dolabımı yerleştirdim. Yatağa çarşafımı serdim. Yastık kılıfını geçirdim. Terasta bir sigara içtim. Ertesi gün fakülteye adım atacaktım. Yenilikler hüzünleri silerdi.

*Rabbiyesir vela tüassir, rabbi temmim bil hayr.

Mesothelioma Asbestos, Mesothelioma Cancer, Malignant Mesothelioma, Mesothelioma Attorney.
Mesothelioma