<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641</id><updated>2012-02-16T13:15:12.875+02:00</updated><title type='text'>doktorun yazdıkları</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-877017465587582562</id><published>2009-01-11T13:12:00.012+02:00</published><updated>2010-01-01T12:27:38.847+02:00</updated><title type='text'>Derkenar</title><content type='html'>Uzun zamandır takip ettiğim www.derkenar.com da yazılarımın bazılarının yayınlanması için sevgili Necdet Şen ile konuştuk. İlk yazımı da yayınladı. Bundan böyle orada yayınlanan yazılar blogdan kalkacak. Malum kendi kendine rakip olmak manasız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yayınlanan yazım "Sağlıklı Beslenme" başlıklı olan. Orada yayınlandıkça bu listenin altına ekleyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilcümle okuyucuya duyurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;www.derkenar.com da yayınlanan yazılar listesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Sağlıklı Beslenme&lt;br /&gt;2. Anadol Tarikatı&lt;br /&gt;3. Lodosçu Ressam&lt;br /&gt;4. Mavi Delik&lt;br /&gt;5. Yeşil Biber&lt;br /&gt;6. Can Suyu&lt;br /&gt;7. Bakkala Giden Çocuk&lt;br /&gt;8. Sinek&lt;br /&gt;9. Ateşli geceler, eflatun rüyalar&lt;br /&gt;10. Vita&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blogda olmayıp da Derkenar'da olan yazılar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Sağlıkta dönüşürken ne yana dönelim?&lt;br /&gt;2. İkisi de aynı harf değil mi?&lt;br /&gt;3. İz Bırakmayan Beddualar&lt;br /&gt;4. Delikanlı Yazı&lt;br /&gt;5. Olağan tacizciler&lt;br /&gt;6. Obama, The Rock Star&lt;br /&gt;7. Ekmek Parası&lt;br /&gt;8. Fakir Ama Gururlu&lt;br /&gt;9. Evlenilecek Site&lt;br /&gt;10. Renoo Oniki&lt;br /&gt;11. Asimetri&lt;br /&gt;12. Hiç Akılda Yokken&lt;br /&gt;13. Konuş Yavrum Konuş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-877017465587582562?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/877017465587582562/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=877017465587582562' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/877017465587582562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/877017465587582562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2009/01/derkenar.html' title='Derkenar'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-3302943534901223972</id><published>2008-08-11T00:25:00.000+03:00</published><updated>2008-08-11T00:41:39.280+03:00</updated><title type='text'>Sağlık Memuru</title><content type='html'>Hisarüstü'ndeki evin arkada vadiye bakan geniş camlı odasında gözlerinizi dışarı çevirince bir çatı denizi ile karşılaşıyordunuz. Yıllar içerisinde apartmana dönüşmüş gecekondular korkunç mimari anlayışları ve kötü seçilmiş dış cephe boyaları ile göze batıyorlardı. Bir kısmı boyasızdı. Bir diğer kısmında ise çatı tahta direkler üzerine alelusul kapatılmış ve fırtına çıkmasın duasına durmuştu. Simsiyah bir yan duvarın üzerinde Ziftçi Çatıcı Salim, Yaltım işleri, tel:..... yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahtı. Güneş öğleden sonra vuracağından henüz pancurlar açıktı. Aralık olan pencereden seyyar satıcı ve çocuk sesleri gelmeye başlamıştı. İlkyazdı ve sıcak hava mevzular arasında henüz başaktör konumuna yükselmemişti. Pencere aralığından gelen kokular arasında kızartma, eksoz ve biraz da hayvan dışkısı baskındı. İki adım ötesinin İstanbul boğazı olduğuna kimse inanmazdı. Hoş boğaz kıyısından arabalarıyla geçenler de burada böyle bir mahalle bulunduğundan habersizdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odada dört kişi vardı. Hasta, gelin, sağlık memuru ve doktor. Camın karşısına gelen duvara yanaştırılmış bir açılır kanepe hastanın yatağıydı. O yatacak kadar hasta olunca açılmış bir daha kapatılmamıştı. Eski tip bir yorganın altında yatan, kafasında iğne oyalı yazması ve katarakt ameliyatı simgeleyen kalın büyüteç gözlükleri ile seksenlik bir teyzeydi. Göğsüne kadar gelen yorganın dışına çıkarılmış elleri kapkara kuru çalılar gibiydi. Parmakları ve tırnakları ile yazmasından çıkan bir perçemi kınalıydı. Duvarda daha önceleri dekoratif bir şeyin asılı olduğu tahmin edilecek ucu kıvrık metalde serum torbası takılıydı. Serum yaşlı kadının sağ elindeki bir kelebek iğne vasıtası ile gitmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin ellisini bulmuş, kilolanmış, makyaj nedir bilmeyen, saçları ensesinde toplu, kumaş etek ve triko bluz ile giyim işini halleden Anadolu hanımlarındandı. Otuz seneyi aşkın zamandır hizmetini yaptığı kaynanasının son zamanlarında eksik bir vazife olmasın telaşındaydı. Samimiydi. Kendisine hayat garantisi olan üç yetişkin oğlu ve oto tamirciliğinden galericiliğe terfi etmiş iyice bir kocası vardı. Evin tertip ve düzeninde; köylülük hallerine tam çare olamasa da modernlikten nasibini alma gayreti görülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahnemizdeki kişilerden kalan ikisini de tanıttıktan sonra onların biraz kafalarının içine biraz da ortamlarına dalmalı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor hastanın başucuna yakın koltukta oturmakta şu anda ve aradaki sehpa ve üzerindeki yapma çiçeklerden sonra da sağlık memurunun oturduğu ikili kanepe gelmekte. Doktorumuz kot pantolon ve uzun kollu beyaz gömlek giymişti. Kalınca yapılı, yanları beyazlamış koyu renk kısa saçlı, kırklarının başında, yüzü ve elleri bakımlı sakin bir adamdı. Muayene malzemelerini siyah büyük bir sırt çantasında getirmiş, ayakkabılarını antrede tereddütsüz çıkartmış, terlik beklemişti. Koltuğa oturduktan sonra çantasından kalın ve büyük, spiralli bir bloknot çıkartmış not almaya hazırlanmıştı. Sağlık memurunun varlığından mı gerginleşmişti yoksa onun varlığı sağlık memurunu mu rahatsız etmişti. Bunu bilemeyiz. Gerçek olan odadaki erkekler arasında bir gerilim olduğuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık memuru son derece saygılı ve kibar olduğunu ifade eder tarzda hareketlere sahipti. hatta biraz da insanın gözüne "ben çok görgülüyüm" havasını sokuyor gibiydi. Ellisini epeyce geçmiş, arkaya düzgünce taralı beyaz saçlı, tombulca, gri kumaş pantolon ve kısa kollu çivit mavisi gömlekli, ince bıyıklı, düzgün sakal tıraşlıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir kafa içi yolculuk:&lt;br /&gt;Doktor, sağlık memuru için: Herif riyakar, aileyi sabah akşam gel git söğüşlüyordur. İddiaya girerim.&lt;br /&gt;Sağlık memuru, doktor için: Kesin zengin bebesi, hareketlere bak. Burun kıvırdı bana pezevenk. İnşallah az para isteyenlerden değildir.&lt;br /&gt;Gelin, doktor için: İnsan evladı demişlerdi. Esastan da iyi adam galiba.&lt;br /&gt;Kaynana, doktor için: Büyük oğluma benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında göz ameliyatı olmuş bu teyzelerin tamamı eve gelen sucu, tüpçü, tamirci, doktor kim olursa olsun oğullarından birine benzetirler. Bu kaide bizim sahnemizde de değişmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor notlarını aldı. Sonra hastayı baştan aşağı muayene etti. Teyzenin bu esnada ağzı durmadı. Sağlık memuru neden serum taktığını doktorun arkası dönük iken izaha çalıştı. Onay ve hatta takdir bekledi. Doktor bu gayrete tıslayarak "biz ağızdan sıvı alabilen hastalara serum takmayı uygun görmeyiz" diye cevap verdi. Sağlık memuru bütün sevimliliği ile "içine Bemiks de koymuştum da vitamin şeyetsin diye" şeklinde bir izah getirdi. Doktorun adama sırtı dönüktü ve yüzünde "ya sabır!" ifadesi vardı. Bunu yatağın ayak ucundaki gelin gördü. Hasta ise halen doktorun hangi oğluna benzediğini tam tesbit ile meşguldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafaların içi yeniden:&lt;br /&gt;Gelin, sağlık memuru için: Bize çok nemrut davranıyor ya nasıl da doktora yılıştı. Bildim ben zaten bunun sahtekar olduğunu.&lt;br /&gt;Sağlık memuru, doktor için: Ulan ben senelerdir serum taka iğne yapa kaç hasta iyileştirdim. Sen vik vik vik ediyorsun. Serumun ne zararı var. Yok ağızdan alsaymış da yok doğal yoldanmış da. Okuyunca bok oluyonuz.&lt;br /&gt;Doktor, sağlık memuru için: Bir de yanlış bilsen. Her şeyi doğru bilirsiniz. Yanık pansumanı rivanolle, her türlü hastalık serumla, her ateş novaljinle.Ohh niye okutuyorlar ki doktorları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor tekrar yerine geçti. Hafifçe yan dönerek sağlık memuruna kendisinin yardımını isteyeceğini söyledi. Adam gevşedi. "Hocam emrin olur" şeklinde dikkatle dinleme görüntüsüne büründü. Doktor teyzeden bazı tahliller isteyeceğini ve bunların nasıl alınıp hangi laboratuvara götürüleceğini tarif etti. Adam çok ciddi bir eda ile notlar aldı. Doktorun "şu andan itibaren serum takılmayacak, ancak sabahları gelip tansiyon bakarsanız ve beş gün süre ile verdiğim iğneleri yaparsanız sevinirim" cümlesi de hiç yoktan iyi bir durumun habercisiydi. Yine de içerliyordu eski kurt bu yardımcı pozisyona. Genç teğmenden emir almak zorunda kalan yaşlı assubaylar gibi hissediyordu kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafaların içi, bir kez daha:Sağlık memuru, doktor için: Kibarmış herif, yaptıklarıma pek laf etmedi. Bir kere nasıl bağırmıştı doktorun biri. Bu belli süt bebesi, bağıracak adam değil.&lt;br /&gt;Doktor, Sağlık memuru için: Ben senin ayağını keserim bu evden de şimdi değil. Vakit var daha.&lt;br /&gt;Gelin, doktor için: İnşallah fazla tutmaz tahlilleri.&lt;br /&gt;Doktor, gelin için: Ablanın yüzü az bulutlandı. Neyse ki tahlillerin çok tutmadığını öğrenince ferahlayacak.&lt;br /&gt;Kaynana, sağlık memuru için: Kardeşim İbrahime benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelinin getirdiği kolonyayı reddeden doktor lavobo sordu. Adetiydi gittiği evlerde el yıkama bahanesi ile banyolarını gözden geçirirdi. Buradan elde ettiği ipuçları ile aile hakkında doğruluk oranı yüksek tahminlerde bulunurdu. Ellerini yıkadıktan sonra yeniden odaya girmedi. Çantasını kadının elinden aldı. Gelin, bir gün önce telefonda öğrenmiş olduğu muayene ücretini uzatırken "az olmadı umarım doktor bey" dedi. Karşılıklı gülümsediler. Merdivenlerden inmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda, direksiyonda doktorun kafasının içi: Allah bu adamlara insaf versin. Böyle bir aile bellediler mi aylarca yıllarca, serumdu, iğneydi, pansumandı sömürüp duruyorlar. Top gibi kadın, sabah akşam serum bekler hale gelmiş. Neyseki abla kurt hemen anladı tavırlarımdan. Bir dahaki gidişime sağlık memurunu göremem herhalde.&lt;br /&gt;Evden yürüyerek ayrılan sağlık memurunun kafasının içi: Bu adam rahat dirlik vermez artık. Şu tahlilleri halledeyim sonra işlerim çok deyip ayağımı keserim. Dayanamam bir daha öyle dişlerinin arasından tısır tısır konuşursa. Bu bebeler bilmezler vatandaşı. Esas hizmet eden biziz. İğnem var koş Naim efendi, serumum var koş Naim efendi, pansumanım var fırla gel Naim efendi. Bunlar böyle herşeyi kitaptaki gibi bellerler. Neyse siktiret. Gitmem olur biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kaynana gelinden izahat istedi. Kadın bıkmadan anlattı. Kan tahlillerinden sonra artık serum takılmayacağını söyledi. Yaşlı kadın essahtan da doktorun büyük oğluna ne kadar benzediğini farkedip farketmediğini sordu. Gelin alışkın şekilde evetledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık memurunun hikayesi:&lt;br /&gt;Yeşilırmak vadisindeki bir köyde doğmuştu. Acar, coşkun bir çocuktu. Yaşıtlarına göre daha ufarak olmasına rağmen çok dayanıklıydı. Koşuda, yüzmede hep en öndeydi. Bütün oyunlarda galip gelirdi. Okulu baştan beri sevmemişti. İlkokulu bitirdikten sonra babasına yardım etmiş, kimi zaman bağ bahçe işi kimi zaman da sığırtmaçlık yapmıştı. Onbeş yaşından sonra da dayısının bulunduğu ilçeye gelip zirai alet tamiri ve satışı yapan bir adamın yanına çırak girmişti. Dayısının yanında kalıyor, haftalığının yarısını dayıya veriyordu. Yeni makineleşmeye başlayan ülkede halen tırpanla ekin biçip, döven ile sapı taneden ayırmak yaygındı. Orak biler, tırpan ağzı düzeltir, bıçkı eğelerdi. En güzel de ağaç testerelerinin ağzını yapardı. Bir sağa, bir sola hafifçe çıkıntı yapacak şekilde ikili dişleri yatırır bunu sıralı yapmaktan zevk alırdı. Ustası kendi bildiği bütün işleri ona kısa zamanda öğretti. O da tatlı dili ile köylüye satış yapmanın yollarını öğrendi. Hep de aferin aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onsekiz yaşına geldiğinde ilçe ona yetmemeye başladı. İlkokul mezunlarının rahat iş bulduğu altmışlı yıllarda devlet kapısı en cazip yerdi. Ülkenin en büyük şehrindeki büyük bir hastaneye hademe olarak girdi. Bevliye kliniğinde iki seneye yakın çalıştıktan sonra askerliğini yaptı. Dönüşünde de aynı hastanede teknik serviste çalışmaya başladı. Bunun yeteneğini gören başhekim dönüşüne buna paspas vermeyin başka iş yaptıralım demişti. Kısa zamanda zaten basit olan elektrik tesisatını, oksijen sistemini, yatakların mekaniğini çözdü. Evlendi. Köyünden, iddiasız, sessiz sakin bir kız getirdi. Musluğundan su akan bir evde oturmak, hele de termosifon da olan bir evin hanımı olmak kızın neredeyse isteklerinin tamamına cevap veriyordu. Dövmeyen bir de koca. Allah iyi kısmet yollamıştı köy kızına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorların eğitim de gördüğü devlet hastanelerinde ana laboratuvarlardan başka kliniklerde de hızlı tetkik ihtiyacına cevap veren küçük laboratuvarlar olurdu. Burada hem eğitim gören asistanlar bazı testleri yaparlar hem de oranın görevlisi laborant merkez laboratuvarına gitmesi uzun sürecek testleri birkaç dakika içinde gerçekleştirirdi. Temel problem buralarda laborant bulunmamasıydı. Her beş servisin birinde laborant olur, o da sağdan soldan gelen istekleri karşılamaktan bıkıp hayata küsmüş olurdu. Devletin buna karşılık geliştirdiği çözüm gecikmedi. Şimdinin "hizmetli" leri olan o zamanın hademelerinden eli işe yatkın olanları görevlendirmek üzere "laborant yardımcısı" diye bir kadro tahsis ettiler. Laborant kadrosu her zaman boş kalıyor kısa bir eğitimden geçmiş olan laborant yardımcısı da işleri yürütüyordu. Bu kadro açılır açılmaz Naim efendi de başvuruda bulundu ve 25 sene sürecek olan sağlık hizmeti macerası başlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laboratuvarı hemen kavradı Naim Efendi. Tam kan sayımı, idrar tahlili, periferik yayma, sedimantasyon, üre ve şeker yaptığı testlerdi ve zaten istenen de bu kadarıydı. İkinci senesinde efendi hitabı unutulmuştu. O, Naim Bey olarak tescillenmişti. Söylenen her isteği yerine getirdi. Klinik şefi de uzmanlar da asistanlar da ondan hep hoşnut kaldılar. Mesai sonrasında gidip gece geç vakitlere kadar kaldığı özel kliniğin sahibi de onu çok sevdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar geçtikçe Naim Bey yapmak istediği işin ne olduğunu farketti. O, klinik sahibi olmalıydı. Hemşehrileri ile beraber kapattıkları arsadaki evinin inşaatı sürerken yan gözle klinik olabilecek yerleri de seçmeye çalışıyordu. Evinde mutluydu. Karısı kira evinden çıkma hayalleri kurarken tek çocukları olan oğullarını büyütmekteydi. Devletteki hizmetinin askerlik sonrası onuncu senesinde kendi evine taşındı. Etraf biraz kırsal bölge gibiydi ama olsundu. Bu esnada oğlu ilkokul üçe geçmiş, derslerinde başarısı ile göz doldurmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naim Bey ise iki akşamda bir gece yarısına kadar laboratuvarına baktığı klinikte bilgi ve görgüsünü arttırmaktaydı. Nöbete gelen hekimlerin reçetelerini, müşahade odasında yaptıkları tedavileri, hastaların şikayetlerini bir bir kafasına yerleştiriyor tıbbi pratiğin o kadar da zor olmadığı düşüncesine kapılıyordu. Bu nöbetlerde tansiyon bakmaktan serum takmaya, enjeksiyonlardan basit dikiş atmaya, yara-yanık pansumanlarına kadar onlarca şey öğrendi. Verdikleri orta halli paraya itiraz etmeksizin senelerce çalıştı. O bölgede hastaların arayıp sorduğu, eve çağırıp enjeksiyon yaptırdığı pansuman yaptırdığı bir sağlık adamına dönüştü. Evinin ikinci katını yaptıktan sonra oraya taşınıp alt katı kiraya verdi. Üzerine bir on sene daha geçtiğinde maddiyat daha da düzelmiş, tek üzüntüsü doktor olmasını istediği oğlunun hukuk fakültesine girmesi olmuştu. Emekliliği yaklaşırken biriktirdiği para ile kendine ait bir klinik açma hayallerini kurar olmuştu. Geceleri yatağında döneliyor, devletten gelecek ikramiye ile varlığını birleştirirse gece gündüz açık bir semt kliniği açabileceğini hesaplıyordu. Gece yarısına kadar işin başında durur bütün müdahaleleri kendisi yapardı. Bir geceye bir de gündüze pratisyen hekim ile randevulu hasta bakan emekli bir dahiliyeci ile kadın doğumcu ayarladığında kadro da hazırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeklilik dilekçesini verdi. Sonra istediğini yaptı. Tam da planladığı gibi. Ahir ömürlerini sürmekte olan bir dahiliyeci ile bir kadın doğumcunun diplomalarına karşılık maaş bağladı. İki genç pratisyen hekimi de dönüşümlü olarak çalıştırmaya başladı. Tam istediği gibi bir ortamdı. Bütün tıbbi girişimleri o yapıyor, serum takıyor, iğne yapıyordu. Alt üst bembeyaz kıyafetler giyip, kalın tabanlı sabo terliklerinden asla vazgeçmiyordu. Doktor bey! diye seslenen hastalara nazik bir gülümseme ile karşılık veriyor, şimdi Allahı var, para konusunda kimseye gaddarlık yapmıyordu. Mahallenin Sağlıkçı Naim Beyi giderek bir klinik patronuna dönüştü. İki yaşlı doktorun hastalarına laf etmiyor, pratisyen hekimleri ise baskı altında tutarak hastalara tedavilerini serum ve enjeksiyon şeklinde vermelerini sağlıyordu. Tükenmez kaynağı yakalamıştı. Her ateşli hastaya diğer klinikte öğrendiği şekilde kokteyl denen novalginli, cevitli, bevitli serumdan takılıyordu. Antibiyotikler enjeksiyon şeklinde olunca Naim beye en az on defalık bir ev ziyareti çıkıyordu. Bereketli işti vesselam. Hekimlerin olmadığı zamanlarda acil hastalara ve ateşli vakalara da bakardı. Fazla risk almadan serum takar, nadiren de bir antibiyotik başlardı. Hiç de zor değildi hekimlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorun Hikayesi:&lt;br /&gt;Memleketin en doğusunda doğmuş, iki yaşında İstanbul'a gelmiş ve ilkokul üçüncü sınıfa kadar burada hayatını sürdürmüştü. Mahalle oyunları ile ve de özellikle futbol topu peşinde büyümüş, annesinin gayreti ile okumayı altı yaşında öğrenmiş, komşu Kadriye teyzenin gayreti ile de altı ayda elifbadan amme cüzüne geçmişti. Üniformalı babanın peşinde ilkokulu iki ayrı kentte, ortaokulu da iki ayrı kentte okumuştu. Lisede yeniden İstanbul'a dönülmüş, Tıp Fakültesi sonuna kadar burada kalınmıştı. Ne çok içine kapalı ne de aşırı dışa dönüktü. Okuldan belli sayıda arkadaşı olmuş, onlarla bağlantıyı sonraki yıllarda da hiç kesmemişti. Erken evlenmiş, mecburi hizmet ve askerlik macerasının sonrasında ihtisas kazandığında 19 ay arayla doğmuş iki çocuk, yorgun bir eş ve maddi sıkıntı ile İstanbul'a yeniden merhaba demişti. Sonraki zamanlarda kendiyle başbaşa kaldığında "harbiden de depresyondaymışım o zamanlar" diyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtisas bitti ve iç hastalıkları uzmanı oldu. Devlet memurluğu yapmak istemiyordu. Hemen istifa etti. Bir özel hastanede uzun sürecek olan çalışma hayatına başladı. Her zaman vicdanını dinledi. Özellikle zor duruma düşmüş insanların maddiyatlarına göz diken meslekdaş ya da değil sağlık personeline karşı hastaları korumayı vazife edindi. Kimisine açık açık "bırak o şarlatanı" derken, kimisine de "bir başka görüş daha alalım" diyerek doğru yolda olmadığını belli etti. Orta halli kibar insanlardan oluşan bir hasta grubu oldu. Bir çoğu ona sormadan kedilerini veterinere götürmeyecek kadar güvendiler. En fazla da yerinden kalkamayan yaşı sekseni geçmiş hastalar evde yaptığı ziyaretleri ve sohbetleri çok sevdiler. Acelesiz dinlemesi, hasta sahiplerine büyük harflerle yazılmış kağıtlarda ne yapacaklarını anlatması, merak ettiklerini geri aramasıyla ahir zamanda nadir görülen bir hekim tipi cizerdi. İlk yıllarında para dahi isteyemezdi. Ta ki usta bellediği kişi "yaptığın bir iş ise karşılığının adını koy!" diyene kadar. O günden sonra ustasının sözünü dinlemiş ve hem kendi hem de evine gittiği insanlar rahatlamıştı. Bu ziyaretlerde sağlık memurları ile, devamlı bakım yapan hemşirelerle, yabancı ülkelerden gelen yatılı bakıcılarla, fizikoterapistler ile ve nadiren de diğer dal doktorları ile yolu kesişirdi. Yıllar içinde bu insanlardan iyi niyetinden emin oldukları ile dostluklar kurmuş ve hastaları onlarla muhatap etmeyi bir görev bilmişti. Kendisini sanatını iyi yapan insanlardan sayardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyda'nın Hikayesi:&lt;br /&gt;Ondört yaşındaydı. Üçüncü çocuktu. İnce ve boylu, kumral uzun saçlı, yeşile bakan ela gözlü, buğday tenliydi. İki ağabeyinin ve babasının sevgilisiydi. Anasının da kuması. Adet görmeye başlayalı bir sene olmuştu. Bu dönemde ağabeylerinden biraz uzaklaşmış, kendi başına vakit geçirmeyi sever olmuş, el şakalarından da vazgeçmişti. Annesinin her cümlesini tersleyerek cevaplıyordu.Boyu habire uzuyordu. Kalçaları genişlerken memeleri belirginleşiyordu. İki omuzunu öne doğru çıkartarak yürüyünce memelerini saklayabileceğini sanıyordu.&lt;br /&gt;Çocukluğu hastalıklarla geçmişti. Devamlı nefesi daralır, çocukluk astımı teşhisini koyan doktoru ergenlikte düzeleceğini söylerdi. Öyle de olmuştu. Son bir senede rahat koşabilmiş, hiç acile gitmemiş, rengi çok düzelmiş, biraz da kilo almıştı. O akşam titreyerek yükselen ateşi ve yutkunma zorluğu ile yakındaki kliniğe gittiklerinde ailece kolay düzelecek bir problemle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. Naim bey onları karşıladı. O akşam pratisyen hekim yoktu. Sabaha kadar Naim bey kalacaktı. Muayene odasına aldı. Oturttu. Boğaz ağrısı deyince rahatladı. Dil basacağı ile boğazına baktı. Bildik manzaraydı. Şeyda anjin olmuştu. Önce bir serum ile ateşini düşüreceğini, sonra da bir iğne yapacağını söyledi. Aile itaatkardı. Önce Novalgin ve Avil karıştırılmış bir serum taktı. Koltukaltlarına soğuk jel koydu. Kızın dudaklarının rengi kırmızıdan pembeye döndü, yüzü güldü. Naim Bey'in kendine güveni geldi. Bir de penisilin başlarsa yarına top gibi olurdu. Önce kolundan test yaptı. Sonra da kalçasından iğneyi uyguladı. Yaklaşık iki dakika sonra Şeyda'da nefes darlığı başladı. Naim Bey panikledi. Oksijen vermeye başladı. Damardan yüksek doz kortizon ve antiallerjik yaptı. Ki bu son yaptıkları doğruydu.&lt;br /&gt;Kız biraz ferahlar gibi olduysa da dudakları morarmış halde kaldı. İlk beş dakika hem aile hem de sağlık memuru için kabus gibi geçti. Bu arada gündüz gelen kadın doğumcuyu arayıp durumu anlattı. Yaşlı kadın "dur bakalım" dedi. Naim Bey ondan bir yardım beklemiyordu ama bir kaç dakika sonra orta yaşlı beyazca saçlı bir adamın nefes nefese kapıda belirmesi ile rahatladı. Adam Jinekoloğun yolladığı yakın oturan bir Kulak Burun Boğaz uzmanıydı. Hemen Gırtlak spazmı geçirmekte olan genç kızın yanına aldılar. Bu sırada Şeyda şuurunu kaybetmek üzereydi. Doktor kısaca soluğunu dinledi. Sonra sakin hareketlerle kızın boynunun ön yüzünü sterilize etti. Hızlı bir lokal anastezik ile bölgeyi alelusul uyuşturdu. Kız hareketsizdi. Acil dolabından aldığı ince uçlu bistüri ile gırtlağın alt tarafında bir delik açtı. İlk soluklarla etrafa biraz kan sıçradı. Mide yıkamada kullanılan bir sondadan kestiği parçayı o delikten soktu ve itti. Kızın borudan gelen soluk sesi duyuldu. Sondanın ucuna oksijen maskesini kapadı ve beş dakika süre ile kızın yoğun oksijen solumasını sağladı.&lt;br /&gt;Hasta önce pembeleşti. Sonra öksürür gibi oldu. Gözlerini açtı ve şaşkınca odada gezdirdi. Yüzlerde bir gülümseme dolaştı. Kimin nasıl rahatladığını kendi ağzından dinleyecek olursak sayfalarca sürer. Kızın kendine gelmesinden sonra doktor hastanın hastane tedavisi ile takip edilmesi gerektiğini ve boyundaki delikten bu iş için imal edilmiş bir tüp konması lüzum ettiğini kısaca anlattı. Baba itaatkardı. Doktora yaptığı iş karşılığında para teklif etti. Naim Bey hemen müdahale etti ve kendisinin halledeceğini söyledi. Üzerindeki beyaz önlük tamamen tere batmıştı.&lt;br /&gt;Çok kısa zamanda ambulans geldi. Ambulans doktoru genç hanım Kulak Burun Boğaz uzmanını görür görmez tanıdı. Kısaca halleştiler. Personeller sedye ile kızı araca naklederken notlarını aldı, uyarıları dinledi ve "tamam abi Etfal'e gidiyoruz" diyerek el sallayıp ambulansa koştu. Cilvelice mi hareket ediyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökten üç elma düştü deme zamanıdır. Birinci elma Naim Efendinin başına düştü. Bu tarihten sonra kimseye kendi inisiyatifi ile bir tedavi uygulamadı. Kliniğini hiç doktorsuz bırakmadı. Yine de zaman zaman doktorun duyacağı şekilde "buna bir kokteyl taksak canavar gibi olur" demekten vazgeçmedi. İkinci elma Şeyda'nın başına düştü. O gece kendisine müdahale eden doktoru hastaneden taburcu olduktan sonra babası buldu ve onun yardımı ile kızda allerji araştırması yapıldı. Bünyesi bir çok maddeye aşırı duyarlı çıktı. O günden sonra çantasında nelere allerjik olduğuna dair bir kart taşıdı. Üçüncü elma bu hikayeyi okuyanların başına düştü. Kendilerine uygulanacak tedavileri ve bunu yapacak olanları irdelemeleri gerektiğini öğrendiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayeyi okumaya açtıktan sonra:&lt;br /&gt;Usta, yazan için: Yine kendini yazmış. İyi de yazmış. Aferin. Adımı da geçirmiş.&lt;br /&gt;Naim Efendi, o geceyi düşünerek: Kabustu, kabus. Kız öldü gitti. Ben de öldüm. Hızır Aleyhisselamın eli değmiş olmalı ki o doktor karşımızda peydahlandı. Allahtan yazan adımı değiştirip yazmış. Sonuçta biz ekmeğimizin peşindeyiz.&lt;br /&gt;Ambulans doktoru, Kulak Burun Boğazcı için: Kırkına yaklaşmış, evlenmemiş, sakin sessiz bir adam. Herkes de onu seviyor. Bu vakayı bahane edip arayacağım. Olur mu olur. Kim bilebilir?&lt;br /&gt;Kulak Burun Boğazcı, genç ambulans doktoru bayan için: Elleri ne kadar güzeldi. İnce, uzun, kemikli. Saçları da arkada toplamasa, epey güzel kız. Yazar iyi ki onu ve beni fazla tarif etmemiş. Yoksa anlaşılırdık.&lt;br /&gt;Şeyda o akşam için: Baygınlıktan uyandığım anda nasıl zevk aldığımı anlatsam kimse inanmaz. En iyisi bu sırrı saklamalı. Ağustos 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-3302943534901223972?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/3302943534901223972/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=3302943534901223972' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/3302943534901223972'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/3302943534901223972'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2008/08/salk-memuru.html' title='Sağlık Memuru'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-6253106371998630586</id><published>2008-02-10T01:17:00.000+02:00</published><updated>2008-02-10T01:27:32.373+02:00</updated><title type='text'>Ankara Deresi</title><content type='html'>2007 senesi sonbaharında bir sabah ustam belediye otobüsüne biner. Mekan Ankara'nın güneybatısındaki yeni yerleşim yerlerinden birisidir. Kendisi ile beraber durakta beklemekte olan güneydoğulu aile de arkasından binerler. Önlü arkalı otururlar. Otobüs henüz boştur. Ailenin dokuz yaşlarındaki çocuğu,zayıf mı zayıf, esmer tenli ve biraz da dökük kıyafetlidir. Saçları kısa kesilmiştir. Anne ve babasının önündeki koltuğa geçici olarak oturur. otobüse binen büyüklerin sayısı artınca kalkıp babasının hizasında ayakta duracaktır. Çocuğun baskıya uğramış bir çocuk olmadığı hareketlerinden bellidir. Ailesinden çekinmemekte, daha çok alışkın olmadığı manzaralar içinde seyahat ettiğinden sürekli etrafa ve insanlara bakmaktadır. Usta ile gözgöze gelir. İri birer zeytin tanesi büyüklüğündeki gözleri önce ürkek bakar, sonra kendisine sevgi ile bakıldığını anlayınca gülümser. Direkt gözleri ile gülümser. Aralarında bir anlaşma var gibi, artık otobüste yalnız değilim der gibi bir bakıştır. Sonra etrafa bakmaya devam eder. Aralarda babasına birşeyler sorar. Bir teyzeye yerini verip ortada ayakta durmaya başlar. Binenlere, inenlere, etraftaki manzaralara bakmakta ve arada arka koltuğa dönüp arkadaşına göz kırpmaktadır. Usta bu bakışları anlatırken "Dünyayı fethetmek için yola çıkmış gözler" diye tanımladı. Bana da çocukluk gözlerimi hatırlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, yolculuklarımızda önemli bir duraktı. Trenle gelmiş de olsak, otobüsle de ulaşsak memleketimize gidecek araçlar buradan kalkardı. O vakit Ankara deresi üzeri açık olarak akardı. Simsiyah durgunca suyu vardı. Amcamın Etlik'teki evine gitmek için bindiğimiz otobüs de uzunca bir müddet bu derenin yanından giderdi. Bu arada kocaman binalar, bir kömür deposu, yeni açılan asfalt yollar görürdü gözlerim. En çok da babama derenin içine düşenin ne olacağını sormaktan hoşlanırdım. Derin miydi, derin değilse ve adam boğulmadan içinden çıkarsa simsiyah mı olurdu, yüzmek mümkün olur muydu, babam Ankara'da okurken dereye taş atmış mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi yaşındaydım. 1970 yazıydı. Kardeşim emzikli bebekti. Tek çocuk olma lüksüm toplam 6 yıl 4 ay sürmüştü. O doğduktan sonra dehşet geveze bir çocuk olmuştum. Annem devamlı git başımdan derken babam daha bir sabırlı davranırdı. Ya da Lahavle yi içinden çekerdi. Onda mahfuz. Bu dönemde gözlerimi etrafta gördüğüm herşeyi kaydedecek şekilde açmıştım. Etrafımdaki her cisim ilgimi çeker hemen her davranışı kavramaya çalışırdım. Öğünmek değil durum bildirmektir, erken okuma öğrenmiş, önce Eflatun Cem Güney'in düzenlediği 1001 gece masallarını bitirmiş, arkasından afacan beşler serilerine terfi etmiştim.Bulduğum yazılı her cismi okumaya devam ediyordum. O yaz, amcamlarda iki gün kalmıştık. Ben bu esnada yengemin bitmeyen iltifatları ile şiştikçe şişmiştim. On senelik evliliğine istemesine rağmen çocuksuz devam eden yengem beni kendi çocuğu gibi kabul ederdi. Şahsa özel gözleme yapılmasından tutun da mahallede ikindi gezmelerine çıkıp karışık dondurma yemeye kadar bilumum çocuk şımartma eylemlerini de benim üzerimde denerdi. İlk çocuk, daha doğrusu ilk erkek çocuk egosuna iyi gelirdi. Bitmesin isterdim amcamın evindeki misafirliğimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleye yakın bir vakitti. Etlik garajında bineceğimiz aracı bekliyorduk. Neden yeni garaj da denen diğer tarafa gitmemiştik şimdi hatırlamıyorum. Sanırım memlekete gitmeden bir ziyaret daha yapacaktık. Bir tahta bankta oturan annem kimsenin dikkatini çekmeden kardeşimi emziriyordu. Memesine ve kardeşimin yüzüne birlikte bir tülbent örtmüştü. Yanımızda bir kahverengi bir de haki renkli valizimiz vardı. Babam aldığı Sabah gazetesine bakıyordu. Ortalık tozluydu. Yemenilerinin altından çıkan örgülü saçları ve çiçekli uzun etekleri ile köylü kadınlar ve güneşten kapkara olmuş, zayıf adamlar hareket halindeydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıdan gelen otobüs gülen yüzü ve kendine özgü sesi ile bir Magirus'tu. Kırmızıydı. Arka nihayeti üstte yuvarlaktı ve bu kamburmuş hissi veriyordu. Yan camların üzerinde oval güneş camları vardı. Bu camlarda da çizgili perdeler. Az ilerimizde durdu. Garajın demografisine çok uygun insanlar indiler. erkeklerin ellerinde sigaralar ve çuvallarla, kadınların da sepetleri ve çekiştirdikleri çocukları ile resmi geçidini izledim. Erkeklerde kara lastik, kadınlarda renkli lastik ayakkabılar vardı. Yanımızdan geçerken bize doğru bakıyorlardı. Kafasında ponponlu bere olan bir sakallı amca babama yakın geçerken "selamun aleykum" dedi. Babam "Aleykümüsselam hacı ağabey, Boğazlıyan'dan mı geliyon?" diye cevapladı. Adam "he ya, şosa yanıyor yanıyor, iyi sıcak" dedi ve yoluna devam etti. Her zaman düzgün konuşan babamın etraftakiler gibi konuşabilmesini de şaşkınlıkla izliyordum. Daha sonra iki üç adam daha selam verdiler. Birisi yanımızda durup sohbet niyetini belli etti. Babamla sağdan soldan konuşurken bana dikkati çekildi. "ne olacan büyüyünce lan gıvırcık" diye sordu. Soru bildikti ve vazifem susmaktı. Babam muhabbetin oraya kadar olduğunu belirten bir ses tonu ile "kısmet amcası" dedi ve gazetesine döndü. Adam da gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir garson elinde askılı tepsi ile geziyordu. Tepside bir düzine kadar ayran şişesi görülüyordu. Plastik kapaklarının devamındaki halka, şişenin boynuna geçmişti. Askıda ayrıca kete ve kaşarlı sandviç de vardı. Kendisinden birşeyler isteyen olursa oraya doğru gidip isteneni veriyor. Ayranı vermeden önce çalkalıyor ve öyle uzatıyordu. Paranın üzerinden yirmibeş kuruşu da ayran şişesini alınca geri vereceğini söylüyordu. Yirmi yaşlarında olmalıydı. Sivri çenesi, zayıf ve yanık tenli bir yüzü, kulaklarını örtecek kadar uzun saçları vardı. Bol paçalı kumaş pantolon üzerine çıkartılmış dar bir gömlek giymişti. Kendinden emin hali vardı ve müşterilerle sen diyerek konuşuyordu. Babamın yanına geldiğinde "abi birşey ister misiniz?" dedi. Babam "sağol canım" derken diğer insanlardan farklı giyinmesinin ona siz diye hitap edilmesine neden olduğunu iyice anladım. Susamıştım. Annemin ayaklarının dibindeki el çantamızdan su şişemizi ve mavi plastik bardağımı aldım. Kendime su koydum. Elimde su bardağımla etrafı seyre devam ettim. Sahi anlatmaya başlamışken; yolculuklarda çantada yolluk ve su şişesi bulundurulan, molalarda su şişesindeki su tazelenen, otobüslerin sık sık teker patlattığı bir dönemde yaşadığımızı da hatırlatmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada minibüs mü otobüs mu olduğu ayrılamayan bir araç on metre kadar ilerimize gelip durdu. Sarı renkli ve kamyon gibi burunluydu. Üzerinde demirden yapılmış bir bagajı ve arkada yukarısına çıkmaya yarayan merdiveni vardı. Şoför yerindeki kapıdan hafif göbekli elli yaşlarında bir adam indi. Gömleğinin düğmelerini yokladı. Hafif eğilip pantolon paçalarına baktı ve sağ paçasındaki hayali bir tozu silkeler gibi bir hareket yaptı. Yanında beliren yirmi yaşına gelmemiş kara esmer zayıf delikanlıya "yükü bağlayınca beni sesle" dedi. Delikanlı çok saygılı bir sesle "tamam abi" diyerek cevap verdi. Belki bir beş dakika geçmişti ki bu küçük otobüsün etrafında ellerinde denkleri, sepetleri, çuvalları ile bir insan kalabalığı birikti. Muavin olduğu anlaşılan delikanlı arkadaki merdivenden yukarıya tırmandı. İnsanlar sepetlerini ve denklerini ona uzatmaya başladılar. Sıvanmış uzun kollu gömleğinden çıkan güneşten iyice yanmış kolları incecikti. Yine de kocaman sepetleri çuvalları yukarı uzatanların elinden alıyor, tepe bagajına usulüne uygun yerleştiriyordu. Öne üç tane büyük sepet yerleştirdi. Arkalarına iki yatak dengi koydu. Sepetlerin iki yanına da birer çuval.. Arkaya doğru Çuvalları, iki tahta bavulu, bir beyaz torba içerisindeki yorganı, ve yine bir yatak dengini ustaca yerleştirdi. Sonra uzun bir urgan çıkarttı. Tepe bagajının sağ ön köşesine ilmekli bir düğüm atarak bağladı, sonra boşluklarını alarak önce sepetlerinin saplarının altından, sonra denklerin üzerinden geçirdi. Bu iş esnasında her cismin üzerinden geçtikçe bagaj demirinden de geçirerek sağlamlaştırıyordu. Arka tarafa doğru da bir sağdan bir soldan geçirerek çapraz şekilde bağlama yaptı ve yükü sabitledi. Arkaya bağlayıp işi bitirmeden aşağıdakilere "yükü olan versin ağalar" diye seslendi. Ses çıkmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada şoför geldi. "Sıkıladın mı?" diye sordu. Delikanlı ciddice "daş gibi" diye cevap verdi. Bu sırada muavinle aynı yaşlarda, askerlik yapmadığı her halinden belli bir genç yanlarında belirdi. Şoförle konuştu. Adam önce "vallaha yerimiz yok" dedi. Sonra yardımcısının gözlerine baktı. Yardımcı "sen bilin ağbi" dedi. Yolcu delikanlı gülümsedi. Muavin otobüsün arka kapısını açtı ve koltukların altındaki boşluktan bir battaniye çıkarttı. Kapıyı kapatıp merdivenden yukarı çıktı ve yükün arkasında kalan küçük boşluğa demirin üzerine battaniyeyi katlanmış hali ile koydu. Yolcu gence işaret etti. Merdivenden çıktığında oturmasını ve bacaklarını demirlerin arasından sokup aşağı sarkıtmasını söyledi. Delikanlı denileni yaptı. Sonra arkasındaki denklere yaslanıp urgana kollarını geçirmesi söylendi. Onu da yaptı. Muavin merdivene gitmeye üşenip arkasını dönerek aşağı atladı. Bu hareketi ile gözüme kahraman gibi gözüktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok özendiğim kasabasına kadar otobüsün tepesinde gidecek olan delikanlıydı. İçerinin sıcaklığı ve kötü kokusu olmadan, terlemeden, rüzgarla gömleği dalgalanarak ve çevreye tepeden bakarak zevkli bir yolculuk yapacaktı. Göz alabildiğine sararmış buğday tarlaları arasından geçecek, su başlarındaki bir dizi kavak ağacını, pınara doğru sulanmaya giden davarları, aralarda tekleme üzüm bağlarını tepeden görecekti. Yolun kıyısından heybesi otla dolu eşeği ile yürüyen köylülerin selamlarına eliyle cevap verecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şoför yerine geçti ve arabayı çalıştırdı. Muavin arka lastiklerin önünden takozu aldı.Kapının yanındaki ikili koltuğun altına koydu. Kapıyı bir eliyle tutarak diğer eli ile aynadan bakmakta olan şoföre işaret etti. Hareket ettiler. Arka tekerlerin altından hafif bir toz kalktı. Garaj çıkışına yöneldiler. Benim aklım tepedeki gençte kalmıştı. Babam buna hayatta izin vermezdi. Bu yaşımda dahi o gence özeniyorum. Bir kaç kez kamyonet kasasında yolculuk yapsam da asla o bakış açısını yakalayamadım. Şimdilerde zaman zaman minibüslerin üzerinde demirden bagajlar görsem de buralara oturtulmuş delikanlılar yok. Sepet ve denk de pek görmüyorum. Kocaman sırt ve omuz çantaları var bagajlarda bugünlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bardak daha su içiyorum. Bir otobüs daha boşalıyor. Sıcak artıyor. Babam ayaklanıyor. Arkasından annem ve ben. En uçta duran gri çizgili beyaz bir otobüse doğru yürüyoruz. Bizim kasabamıza yakın bir başka ilçenin otobüsü. Az önce gördüğüm Magirus büyüklüğünde. Biniyoruz. Motoru önde. Aracın içinde şoförün yanında büyük bir tümsek gibi duruyor. Üzerinde bir havlu, bir de yolcu listesi. Yerimizi buluyoruz. Cam kenarına yerleşiyorum. Bana tek başıma bilet almışlar. Nefis. Birazdan araba sarsılarak motor çalışacak. Ankara deresinin yanından gitmeye başlayacağız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-6253106371998630586?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/6253106371998630586/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=6253106371998630586' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/6253106371998630586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/6253106371998630586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2008/02/ankara-deresi.html' title='Ankara Deresi'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-8883747644189644898</id><published>2007-03-24T18:30:00.000+02:00</published><updated>2007-03-24T19:08:01.818+02:00</updated><title type='text'>Ezel Ve Mustafa</title><content type='html'>Saçsız doğmuştu. Doğduğunda gözlerinin böyle bir mavi olacağını kimse tahmin edememişti. Saçlarının kumrala bakan sarı ve kirpi gibi dik saçlar olacağını da. İlk senelerinde su gibi yumuşacık olan saçları, okula başladığı senelerde fırça gibi dikilmeye ve tarak kabul etmemeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pomak bir anne babanın oğluydu. Mahallede onlara göçmenler diyorlardı. Babası muhacirin Mustafa'nın oğlu İsmail, kocaman elli ve kocaman ayaklı yumuşak bakışlı bir fabrika işçisiydi. İlk çocuğuna, babası da mutlansın diye Mustafa ismini takmıştı. Dede tazecik torunun kulağına Ezan-ı Muhammedi'yi okumuş, lohusa yatağındaki gelinine ikili burma bilezik takmıştı. Mübadelede gelmişlerdi bu ülkeye ve çok çalışmışlar, evlerini yurtlarını almışlar, kenara epey de para atmışlardı. Dede işçi emeklisi, cami cemaati, ucundan CHP liydi. 1977 idi. Ecevit gözdeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık mavi gözlü, pembeye bakan bronz tenli bu çocuğun hayatında sadece top oynamak ve evin dışında bulunmak önemliydi. Babası çalıştığı fabrikaya  erken gittiği vardiyalarda, annesi kocasını yollar yollamaz dışarı fırlardı. Onun için evin içi dünyanın en sıkıcı yeriydi. Balkonda duran topların havalarını kontrol eder, o gün kimlerle oynayacağını düşünerek birisini seçerdi. O senelerde kimsenin balkonunda böyle bir hazine olamazdı. Bu bolluğun sebebi mahallede oğlunun top oynamasına kızmayan tek babaya sahip olmasıydı. Aralarında para toplayarak ortaklaşa aldıkları toplar onun balkonunda korunurdu. Bu hizmetinin karşılığında ondan daha az para alırlar, hatta hiç almazlar, topları bir daha vermeyeceği tehditlerini önemserlerdi. Her zaman takımlardan birinde mutlaka yeri hazır olurdu. O yaz 10 yaşını doldurmuş 11 yaşına girmişti. Halen arada bir kısa pantolon giyiyor, her zaman iki dizinden birisinde kabuklanmış bir yara oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmit'in dış mahallelerinden birisinde oturuyorlar, baba çalıştığı lastik fabrikasına kimi zaman beyaz yanaklı, balon tekerli Bisan bisikleti ile, kimi zaman da yürüyerek gidiyor, Mustafa babasının çamurlu ayakkabılarını temizleyip cilalayarak kapıya koydugunda acımadan bir tekliği bastırıyordu. Sana yağı bulamama dışında maddi sıkıntıları da yoktu. Becerikli bir adam olan dede ve muhterem dizleri artrozlu eşi ile iki katlı bir bahçeli evi paylaşıyorlardı. Dede yani Mustafa bey ile karısı alt katta oturuyorlardı. Arka bahçenin ekilip biçilmesi Mustafa Amca'nın işiydi. Yaz boyunca evlerinde biber, domates ve fasulye bol oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaradılıştan  sessiz bir kadın olan anne Mustafa nın üzerine iki tane sarı saçlı, dünya güzeli kız doğurmuştu. Bütün muhacirlerde ortak olarak görülen özellik , seslerini fazla çıkartmadan biteviye çalışmaları ve tasarruf etmeleriydi. Bu ev tüm ailece çalışıp, didinip, az yemenin eseriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula bayılmayan Mustafa, çalışkan denemese de vaziyeti idare edenler arasına sokulacak biriydi. Her teneffüste mutlaka terleyecek kadar koşturur, uzun teneffüste ise mutlaka takımını kurup maç yapardı. Okul sonrası da takımları hazır olur, çantanın kapıdan fırlatılması ile kale taşlarının arasının adımlanmaya başlanması arasında sadece bir dakika kadar vakit olurdu. Arsa evin hemen yanındaydı. Ah bir de yağmur yağıp sık sık asfaltta oynamaya ve arabalar geldikçe kenara çekilmeye muhtaç olmasalar ne iyi olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arsanın diğer yanındaki ev ise bütün mahalle ile beraber top oynayan çocukların tümünün merakını çeken bir yerdi. Tek katlıydı. Duvarları koyu yeşile boyalıydı. Diğer evler gibi büyükçe bir bahçesi, bir metreyi biraz geçen bahçe duvarı, sokak girişinde duvar boyundan oldukça yüksek ve üzerinde beyaz güllerin sarıldığı bir tak olan demir kapısı vardı. Diğer evlerin aksine bahçede sebze ekili değildi. Tamama yakını çim kaplıydı ve aralarında seyrekçe dikili gül ağaçları vardı. Evin girişi 3-4 basamaklı olup önünü tamamen kaplayan balkondandı. Balkonun önündeki topraktan çıkan bir asma dalı , kollara ayrılarak balkonun önünü kaplayıp doğal bir perde görevi yapıyor, mevsimi geldiğinde olgunlaşmış siyah üzümler iç gıcıklayan bir koku yayıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölgelik balkondaki uzunca pencerenin önünde bir divan ve onun önünde de eski bir tahta sehpa vardı. Tabloyu iki tahta sandalye ve onların basmadan dikilip, pamuk doldurularak düğme basılmış minderleri tamamlıyordu. Evin dört tarafını oluşturan koyu yeşil duvarların her birinde çok geniş olmayan, şekilleri kareye yakın ikişer pencere vardı. Bunların dış kısımlarındaki 10 santimlik kısım beyaz boya ile çevrelenmiş ve tamamı güzel ferforje parmaklıklarla korumaya alınmıştı. Pencerelerde etekleri beyaz dantel işli tül perdeler vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şanslı gününüzde iseniz, hava da güzel ise balkondaki divana yüzüstü uzanarak kitap okuyan Ezel'i görürdünüz. Koyu renk kot pantolonu ve vücudunu saran yeşil, mor, pembe,sari bluzlarından birisi ile. 1976-1977 senelerinde kızlardan kot pantolon giyebilen çok azdı. Hele de Wrangler marka kot ender-i nadirattan idi.. O dönemin kızları lasteks denilen senetik kumaştan pantolonlar giyerler ve bu pantolonların bir kısmının ayak tabanlarından geçen bantları olurdu. Tavşan kulağından daha uzun yakalı gömlekler ve otuzaltı paça ispanyol pantolonlar giyen erkeklerin estetik zavallılığının yanında bu durum göze batmazdı.  Ezel her daim rengi değişen saç bantları takardı. Kıvırcığa yakın dalgalı kısa saçlarını böylece ensesinde toplar ve yüzünü tamamen açardı. O bir esmer güzeliydi. Doğuştan kuzguni siyah saçlara sahip olmuştu. Kalın ve simsiyah kaşları, yine simsiyah gözleri ve kirpikleri, iri sayılabilecek bir burnu, oldukça kalın dudakları vardı. Yapılıydı. İrice memeleri, bir kadın için büyük sayılabilecek elleri, düz bir karnı, özellikle kot pantolonda iken dikkat çeken iri kalçaları tablonun bileşenleriydi. Kıyafeti tamamlayan hemen her zaman giydiği beyaz Adidas spor ayakabılardı. Kış aylarında üzerine bir mont geçirir, ellerini cebine sokarak yürürdü. Hayvansı çekiciliğinin farkındaydı ve insanların yüzlerine doğrudan bakmaz, ilerideki bir noktaya bakarak yürürdü. Mahallenin oniki yaşını doldurup, yorgan altına erken girmekten hoşlanmaya başlamış ergenlerinden tutun da karısı ile çekişmekten başka erkeklik eseri kalmamış ihtiyarlarına kadar her erkeğin aklındaydı. 25 yaşlarındaydı..Mustafa genç kız geçerken solukların tutulmasına şaşırıyordu. Şimdilik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezel o evde teyzesi ile kalıyordu. Daha doğrusu teyze dediği o yaşlı kadınla. Nahide hanım altmış yaşını geçeli epey zaman olmuş, yüzü kırış kırış, açık mavi gözleri olan çilli bir kadındı. Bahçesi ile uğraşırken bile ağzının kenarından külü uzamış sigarası eksik olmazdı. Yarım başörtüsünün önünden sarıya boyalı saçları çıkardı. Tek parça elbiseler ve havanın durumuna göre üzerine yelek ya da hırka giyerdi. Düz terlikleri, kısa konçlu çorapları tabloyu tamamlardı. Ortadan kısa boylu ve şişmancaydı. Sesi bir erkeğin sesi gibi kalın çıkar, komşularıyla bahçe duvarı üzerinden konuştuğunda kazaen gülse öksürüklere boğulurdu. Çok girişken değildi. Kimsenin evine gitmişliği yoktu. En büyük eğlencesi koltugunun altına aldığı tavlayı balkondaki divanın üzerine getirip Ezel ile oynamaktı. Oynarken kapı aldıkça kahkahalar atar, Ezel'i kızdırır ve bu esnada balgamlı öksürük krizlerine tutulurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, nazik ama kimse ile yakın ilişkiye girmeyen iki kadının gizi komşuların merakını celbediyordu. Evleri neden bu kadar bakımlıydı? Nereden para geliyordu? Neden domates ekmiyorlardı? O kadar kitap olur muydu?.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden büyüklerin Ezel'e aşkını ucundan da olsa anlayan Mustafa bu evin bahçesine top kaçtığında almakla görevliydi. Nahide hanım ona kızmaz, diğer çocuklara tehditler savururdu. Gül dallarının kırılacağından ve çimenlerin bozulacağından korkardı. Top bahçeye kaçtığında diğer çocuklar duvardan atlayarak görülmeden almaya çalışırlar, Mustafa ise demir bahçe kapısının iç mandalını elini aradan sokarak açar, sakince girip duvarın kenarındaki beton banttan yürüyüp mümkün olan en az çimeni çiğneyerek alırdı. Birkaç kez balkondana ya da camdan ona bakan  Nahide hanımla göz göze gelmiş, yaşlı kadın o gıcırtılı sesiyle "aferin sarı oğluma" demişti.  Yine de bütün yaşıtları gibi sarı oğlan da biraz korkuyordu Nahide Hanım'dan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamın indiği ve sokak lambalarının ışıklarının iyice belirgin hale geldiği saatlerde mahallenin erkek cocukları sokak köşelerinde toplanır ve sohbet ederlerdi. Zaman zaman kavga ile bitse de bu sohbetler vazgeçilmezdi. Yaşları sekiz ile onaltı arasında değişen çocuklar bu konuşmalar esnasında ilk cinsel bilgilerini de alırlardı. Maç bitiilip, cami musluklarından kana kana su içilip baba yolu beklenen akşamüzerlerinden birinde Mustafa'nın kulağına "Ezel'i Atalay yiyormuş" cümlesi çalındı. İçinin cız etmesine anlam veremedi. Dikkat kesilip dinlemeye devam etti. Konunun sahibi onbeş yaşlarındaki mahalledaş delikanlı anlattıkça anlatıyordu: Fırının sokağında karanlık bir köşede Atalay ve Ezel öpüşürken görmüş de korkmuş kaçmış, tam bakamamıştı. Sonra bir kere de Ezel'i yanlız başına çarşıda hat boyunda görmüş, tesadüfe bak ki bir dakika geçmeden Atalay'a rastlamış. Kesin otele iş bitirmeye gidiyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa hüzünle doldu. Balkonda uzanıp kitap okuyan, evin içinden gelen pikap sesi ile uzaklara dalan, nadirattan da olsa çalan şarkıya kısık sesle eşlik eden, mahallede yürürken herkesin hayranlıkla seyrettiği dünyalar güzeli Ezel ablası için neler diyorlardı. Sonra sesler karıştı. Nahide hanımın da eski orospulardan olduğunu duymuştu birisi. "Oğlum namlıymış kadın bu evi almadan önce kaç kişiyle dost hayatı yaşamış, babamlar konuşurken duydum" diye de anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atalay emekli askeri memur Şahin amcanın üç çocuğundan en büyüğüydü. İpsizdi. Yaşı otuza yaklaşmıştı. Liseyi bitirememiş, sağda solda birkaç işe girip çıktıktan sonra mahalle bakkalına yardım edip beleş sigara ve bira karşılığı karı-kız maceralarını anlatma işinde sebat etmişti. Çoğu da palavraydı zaten. Kardeşleri Semiray ve Sümeray okullarını bitirmişler, birisi hemşire, diğeri babası gibi askeriyede memur olmuştu. Kısmet bekliyorlardı. Hilkaten güzel sayılmazlardı ve o zamanın ölçülerine göre dahi şişmandılar. Anneleri Kısmet teyze her fırsatta oğlunun serseri ama nasıl da iyi kalpli olduğundan bahseder, şöyle çekip çevirecek bir aile kızı olsa kuzuya döneceğinden söz ederdi. Kızları ise kuduz köpek gibiydiler. Hem para saklarlar hem de ara vermeksizin analarına çemkirirlerdi. İşin doğrusu ailede herkesin ayrı bir hüznü, ayrı bir açmazı vardı. Ve yine işin doğrusu Atalay Ezel'de şansını denemiş çok sert ve açık kapı bırakmayan bir cevap alınca kuyruğu sıkıştırıp ortamdan tüymüştü. Sonradan sonraya macera gibi anlatmaya başlamış, her on evden ancak birinde televizyon olan o senelerde kulaktan kulağa yayılan dedikodunun aldığı son şekle kendisi de şaşırmıştı. Mahalle ona işi bitirmiş gözü ile bakıyordu ve hayatı kaybetmekle geçmiş bu karayağız adam dedikodu da olsa bir şeyi başarmış olarak görülmekten memnundu. Zaten Ezel orospuydu ve bir eksik bir fazla kişi ile adı çıkmış ne farkederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa'nın içeri girmek istemediği bir ağustos öğleden sonrasıydı. Sıcağın etkisi ile sokaktaki asfaltın bazı yerleri erimiş, top oynamaya kimse razı olmamış, canlıların hepsi evlerine ya da yuvalarına çekilmişti. Bir müddet kendi evlerinin bahçesindeki kayısı ağacının altında oturdu. Biraz resimli roman karıştırdı. Eve gidip uyuklamayı düşündü. Hemen vazgeçti. Üzerinde birisinin gölgesini hissedip kafasını kaldırdığında kendisine bahçe duvarının üzerinden çapkınca bakan Ezel ablasını gördü. İçi sevinçle doldu. Hemen ayağa kalktı, bütün utangaçlığı ile duvara yaklaştı. Masmavi gözleri ile bakarak "nasılsın?" dedi. Ezel yine işveli bakarak "iyiyim aşkım sen nasılsın?" dedi. Şimdiye kadar aralarında geçmiş en uzun konuşmaydı ve Mustafa'nın kalbi deli gibi atıyordu. "Benimle gelirsen sana buz gibi bir vişne şurubu veririm" diye devam etti. "Peki" derken çocuğun sesi kısık çıktı. Duvarın üzerinden tek hamlede atladı. Ezel kolunu Mustafa'nın omuzuna attı. "Sen de belime sarıl aşkım, böyle yürüyelim" dedi. Genç kadının kot pantolonunun kalın kemerinin üzerine dogru kolunu doladı genç adam ve toplam yirmi metre sürecek olan hayatının en mutlu yürüyüşünü yaptı. Bunu hiç unutmayacaktı. Yıllar sonra bir kıza aşık olduğunda onunla ilk sarmaş dolaş yürüyüşünü yaptığında da Ezel'e sarılmış gibi hissedecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte içeri girdiler.  Tek katlı yeşil evin içi serindi. Kapıdan girerken arkasına basılmış Raf marka spor ayakkabılarını çıkartmış, Ezel'in önüne koyduğu düz terlikleri giymişti. İçeride sukunet ve temizlik havası hakimdi. Kolunu boynuna dolayan genç kadın girişte ayrılmış ve mutfağa geçmişti. Balkondaki gündelik  giriş kapısından salona girmişlerdi. Mustafa girdikten sonra bir de arka sokağa açılan ana kapının olduğunu hatırlamıştı. Yerde yanyana serili aynı örneğe sahip iki el dokuması halı vardı. Üzerlerinde açık kahve rengi kılıfları ile bir koltuk takımı, sürgülü camlı bir büfe, büfenin üzerinde de ön kısmında sıra sıra ayar düğmeleri olan bir pikap. Duvarlarda ince bıyıklı bir adamın çerçeveletilmiş resmi, yine çerçeveletilmiş bir dua ve bir de manzara resmi göze çarpıyordu. Balköpüğü rengi badanalı duvarlar da tertemizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa bir zaman sonra farketti. Bu ev zengin evi gibi kokuyordu. Koltuklardan birine ilişti ve ortadaki sehpanın üzerinde duran sigaralıktaki yarısı içilmiş sigara paketlerine ve kocaman camdan kaidesine yerleştirilmiş Ronson marka çakmağa bakmaya koyuldu. Az sonra topuklu beyaz terliklerinin üzerinde hafif kırıtarak Ezel salona girdi. Elinde bir tepsi, tepside de kıpkırmızı vişne suyu ile dolu kristal geniş ağızlı bardaklar vardı. Üç bardak. Ortalarında da metal bir kovacık göze çarpıyordu. Kovanın kenarında yine parlak metalden bir buz maşası bulunuyordu. Tepsi sehpaya kondu. Ezel küçük misafirinin bardağına bol buz koyarken "annen görmez bizi, kimseye de söylemeyiz" diyerek göz kırptı. Diğer iki bardağa da bolca buz koydu. Bir dakika kadar sonra bardakların etrafı buharla kaplanmıştı. Ezel tam karşısına gelen kısımda sehpanın üzerinde bacak bacak üzerine atarak oturmuştu. Üst ayağındaki beyaz terlik ve kısa konçlu çiçek desenli pembe çorap çok hoş duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada salonun arka odaya açılan kapısında Nahide hanım göründü. Uzun çiçekli basmadan bir etek ile, başında mermerşahi namaz tülbendi vardı. Genç kadın "teyzecim bitti mi kuran okuman?" dedi. Kadın dudakları kımıldayarak ve kafasını "evet" mahiyetinde salayarak yavaş yavaş yürüdü ve Mustafa'nın yanındaki koltuğa oturdu. "Benim güzel sarı oğlum gelmiş" dedi. Yeğeni tepsideki son bardağı da ona uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yudumu aldıktan sonra Nahide Hanım konuşmaya başladı. "Mustafacığım, güzel oğlum sen hiç dua ediyor musun?" diyerek lafı açtı. Mustafa'dan ses çıkmayınca "sana güzel bir dua öğreteyim, her dua ettiğinde beni hatırla" diyerek devam etti. Daha sonra kısık ama ahenkli bir sesle okumaya başladı: "rabbinağfirli, velivalideyye, velilmüminine, yevme yekumul hisab/yüce alahım beni, ailemi ve bütün inananları hesap gününde affet". Kağıt kalem istedi. Duayı yazdı. Mustafa'ya verdi. Çocuk son derece okunaklı olan yazıya şaşırdı. Katlayıp pantolon cebine koydu. O aksam ezberleyecekti. Sonra kadın devam etti. "Sarı oğlum, inatçı oğlum, topçu oğlum, sen diğerlerinden başkasın. Çok güzel bakıyorsun, yakışıklısın, çok naziksin ve akıllısın. Bak; biz bu mahalleye taşınalı 4 sene oldu. Herkes hakkımızda dedikodu yapar. Sadece senin o güzel annen bunlara bakmaz. Halimi hatırımı sorar. Baban selamını eksik etmez. Sadece sen bahçemdeki güllerime dikkat edersin. Ben sizleri çok seviyorum ve her namazda size dua ediyorum." Mustafa bir yandan buz gibi meyve suyunu gövdeye indiriyor, bir yandan da büyülenmiş gibi kadının gözlerine bakıyordu. Bu gözlerde korkulacak bir şey olmadığının, biraz hüzün biraz da şefkat olduğunun farkına varmıştı. Bu duygunun adını koymadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nahide Hanım devam etti: "Ezel benim biricik ablamın üç kızından en küçüğüdür ve onun bana ölmeden önce bıraktığı emanetidir. Ablaları evli, bu güzel kızım da uzaktaki sevdiğini bekliyor. Seneye adamı gelip onu alacak. Bakma mahalledeki dedikodulara, hepsi kıskançlıktan, benim kızıma erişemediklerinden. Ezelim kitap okur, hikaye yazar, sevdiğine her hafta bir mektup yollar. Ondan gelen mektupları okur, küçük sandığına kilitler. İlaçlarımı verir, evimi temiz pak tutar. Ben de onu bebek gibi beslerim. Yazması için hatıralarımı anlatırım. Hali vakti çok yerinde bir ailenin hayatta kalan son kişisiyim. Çocuksuzum. Birkaç dükkanım ve birkaç dairem var. Kira getiriyor. Emekli maaşım da var. Bir ömürde bitmeyecek kadar da param. Sen, güzel oğlum bunu kimselere söyleme. Bırak bizi istedikleri gibi düşünsünler. Ben Tanrı yüreklerine iyilik versin diye dua ederim. Ve sarı oğlum, sen bu dediklerimi unutma, her sabah güne duayla başla. Daha az top oyna, daha çok ders çalış ve mühendis ol. Ne zaman istersen evimize gel. Bizimle otur. Konuşalım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mustafa soluksuz kadını dinlemişti. Vişne suyu tazelenmiş, ikinci bardağın da sonuna gelmişti. Ne ağustos sıcağı ne de bunaltıcı öğleden sonranın ruh sıkıntısı kalmamıştı. Şimdi sadece koşmak istiyordu. Yerinden kalktı. Ezel yeniden elini onun omuzuna atarak kapıya kadar geçirdi. Eğilip kirpi saçlarından öptü. Derin bir nefes aldı. Uğurladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takip eden günlerde Mustafa'nın futbol isteği iyice azaldı. Günde belki bir kez, o da zorlanarak maça katılıyor, kalan zamanlarda komşu evden aldığı kitapları okuyordu. Dersleri çok daha iyiydi. Sınıfında hem çalışkanlığı hem de uysallığı ile en ön sıralara çıkmıştı. Her gece yatağına yatıp gözlerini tavana diktiğinde Nahide Hanım'dan öğrendiği duayı okuyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki sene sonra Ezel sessizce gitti. Mustafa'nın bıyıklarının terleyip, boyunun  hızla uzadığı dönemlerinde de Ezel sevgisi hiç eksilmedi.  Nahide Hanım kızın gidişinin üzerine bir onbeş sene daha yaşadı. Her Allahın günü ziyaretine gelen sarı oğlunun Lise mezuniyetini de, inşaat mühendisi olmasını da, büyük bir işletmede işe girmesini de gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son senelerinde kendisine baksın diye tuttuğu bakıcı kadın Mustafa'yı fazla sevmese de ekmek parası kaynağı olan yaşlı kadının böyle sevdiği birisine saygısızlık etmedi. Ezel'i ne mahalleli ne de Mustafa bir daha görmedi. Nahide Hanım soanlara: "Aramaz mı benim güzel kızım? Hergün arıyor beni" demeye devam etti. Ötesini kimse bilemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atalay'ın palavra attığını çevredekiler kısa zamanda öğrendiler. Bakkal müşterilerle dalaşıyor diye nazikçe kovdu. Değişik işleri denemeye devam etti.  Kız kardeşlerinden birisi bir astsubayla, diğeri bir öğretmenle hayatlarını birleştirip gürbüz ama biraz geç anlayan ikişer çocuk doğurdular. O ise halen bir sinema kapısında biletleri yırtıp geri veren yaşlı, dişleri dökük adam olarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Hergün 3 tane bira içip, uyarına gelirse de bir cigaralık sarıyor. Gecelerini makinist dairesinin yanındaki küçük odada geçiriyor. Ezel onun unutulmazı olarak hayallerinde yaşamaya devam ediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-8883747644189644898?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/8883747644189644898/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=8883747644189644898' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/8883747644189644898'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/8883747644189644898'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2007/03/ezel-ve-mustafa.html' title='Ezel Ve Mustafa'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-115844081641532689</id><published>2006-09-16T23:04:00.000+03:00</published><updated>2006-09-17T00:07:00.190+03:00</updated><title type='text'>Bir üniversiteli kız hikayesi</title><content type='html'>Bir bozkır kasabasında doğmuştu. Şişmanca,  pembe beyaz,  örgülü saçlı, yarım başörtülü   bir anne  ile  kalın bıyıklı, kalın sesli, kocaman elli esnaf bir  babanın üçüncü kızıydı. Doğduğunda annesinin hayal kırıklığı büyük olmuş, kırkı çıkmadan bu uslu bebeği sevmişti. Gayretli anne  ve babası  ondan sonra  da çalışmalarına devam edecekler, babanın  soyadını devam ettirecek bir erkek evlat  için verilen uğraşların sonunda beşinci  kız da doğacaktı. Baba, "maşallah, eli ayağı yerinde" deyip ortadan kaybolacak, evin dış kapı merdivenlerinde üstüste sigara içecekti. Lohusalık dönemi  biter bitmez bıkkın anne,  kadın doktoruna  gidip "kordonlarımı bağlayın!" diyecekti. Beş kıza  sahip olanın cennetlik olacağını mahallede kim söylemişti? Yoksa bu, sadece söylenti miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisinden  iki ve dört yaş  büyüğü olan  iki  abla  ve yine  iki  ve altı yaş küçüğü  olan iki  kızkardeşe sahip  olmak, dünyanın en güzel şeylerinden birisi değildi. Bunu aklının ilk erdiği  zamanlarda  farketmiş ve hiç  unutmamıştı. Hayatıyla ilgili tedbirlerini de hep ortanca kız tavrı ile aldı. İyi de yaptı.  Son kardeşi ilkokula başladığı sene geldi evlerine. Sadece  ona  bağlandı. Onu deliler gibi  sevdi. Hatta kendince bir  de  vazife edindi. Onu herkesten korudu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kızların hepsinden farklıydı. Saçlarının rengi daha açıktı. Cildi daha beyazdı. Dİğerleri gibi  güneşte kapkara  yanamıyor, sadece  pembeleşiyor ve canı acıyordu. Gözleri griye çalan maviydi. Ne büyük ne  de küçük olan biçimli burnu vardı. Sivri çenesi yüzünün güzel görüntüsünü daha da kibarlaştırıyordu. Kedi yavrularının birinin diğerinden çok farklı olması  gibi, o değişik biriydi.  Diğerlerinin köylü gürbüzlüğüne karşı Türkan, evet  adı buydu, zayıf mı zayıf,  ince  mi ince bir  kızcağızdı. Fidan boylu  olmayacağı da bebeklik zamanlarından,  ellerinin ve ayaklarının küçüklüğünden,  boyunun  yaşıtlarından hep aşağıda olmasından belliydi. Sakindi. Söyleneni yapması, yumuşak başlı  davranışları ve mahzun bakışları etrafında bir kalkan oluşturmuştu. Evin ilk kızı, ablası, Emine,  çokça  uğraşmıştı onu ezmek için. Ama  Türkan'da farklı bir  güç, bir  dokunulmazlık vardı. Gülümseyerek bakar, gözlerinin önüne düşmüş  olan saçlarına doğru alt dudağını yarım kepçe gibi yaparak üfler, bakışını böyle netleştirirdi. Kimsenin ona kızmasına mahal vermezdi. Sesi de alt perdeden çıkar,  çığlık atmaz, nadiren içini çeke  çeke hüzün dolu ağlardı. Komşu kadınlardan birisi "tövbe bismillah!"  dedikten sonra   annesine dönerek "Kız bu Türkan  el kadar bebe ama büyük adam gibi ağlıyor"  demişti. Annesi çok doğurtulup, çok  iş beklenmiş, kendini  düşünmeye fırsat  bırakılmamış kadınların umursamazlığı üzerinde kahkaha atmış, "ay ne biliyim anam bu pek kibar, bilmeyen de  başkasından peydahladım sanır, baksana  şuna sanki şehir bebesi"  diyerek cıvıldamıştı. O sıralarda beşinci kızını kucağına alalı 6-7 ay kadar  olmuştu. Kırkı çıktığı hafta, bir sabah erkenden gittiği  doktor tüplerini bağlamış,  o günden sonra adamı  gece üzerine gelir korkusu yok oluvermişti. Gelsindi.  Bir  iş daha ekleyemezdi  nasıl olsa üzerine. Bir ara  ona da söylemeliydi  bundan böyle döl tutmayacağını. Ya da tam doğruyu söylemese ne olurdu ki? Az yalan atardı. Doktorun, rahminin çok aşındığını  ve artık gebe kalamayacağını söylediğini anlatsa adam inanırdı. Kırka iki  kalmıştı. Adamından 10 yaş  küçüktü. Kocasıyla yatakta baş başa kaldığı saatleri özlediği  de söylenemezdi. Son aylarda  erkeği de geri duruyordu. Farketmezdi. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Türkan'ın iki  ablası,  Emine ve Hatice, iki  kız kardeşi Zeynep ve Ezgi birbirlerine  çok benziyorlardı. Son kızının adının Ezgi olmasını annesi, Saniye hanım istemişti. Takvim yapraklarını karıştırmış, eve gelen renkli  gazetedeki "yavrunuza  isim"  köşelerini  gebeliğin son aylarında kesip ayırmıştı. Evde kimsenin olmadığı, yahut uyuduğu saatlerde kısık sesle çeşitli  isimleri çağırarak denemeler yapmış, "eezgii"  de  karar kılmıştı. Kendince küçük kızına  şehirli bir isim koymuştu ya,  o  da  bir yaşına gelmeden kara kaş, kahve saç, pembe yanaklı  bir köylü güzeli adayı  oluvermişti. O sene büyüğü  ilkokulu bitiriyor, Türkan ilkokul bire gidiyordu ve  beş kızın nadir  bir araya gelme zamanlarında  farklı bir görüntüsü  olduğu ilk bakışta göze  çarpıyordu. Uzlaşmacı, gülümseyen, hatta saydam denebilecek kadar narin bir  çocuktu. Öğretmeni olan genç hanım da hayrandı. Babasına, kızı  üçüncü  sınıfa  devam ererken,  okula  geldiği bir  gün:  "Arif  bey, sizin bu kız farklı, aman ona ön ayak olalım, okutalım"  demişti. O sırada sınıfın kapısına  çıkan Türkan, kafasını yana eğerek babasına gülümsemiş,  tatlı tatlı bakmış  ve dudağını o garip şekle sokarak saclarına aşağıdan yukarı  üflemişti. Öğretmen hemen patron olduğunu hatırlayıp inceden çığlıklanmış "kızım elinle düzelt  saçlarını, üfleyip durma!" demişti. Kim takardı onu da. Türkan,  yüzündeki  gülümsemeyi az soldurmuş,  yavaşça  arkasını dönmüş, her zamanki gibi havada  yürüyor şeklinde yumuşak  adımlar atarak sınıfa dönmüştü.Arkası dönükken saçlarına bir  kez  daha üflemişti. Güç veriyordu bu. Bu sırada kardeşini,  sevgili Ezgi'sini  hatırlamış, eve  dönüp ona bakmak için içinde  bir istek duymuştu. Kardeşinin 3 yaşına adım attığı bu sıralarda hayran hayran onun arkasında gezmesi, onu karşısına oturtarak okuduğu hikayeleri  gözlerini açarak dinlemesi, hatta annesinden çok onun sözlerini dinlemesi tarifi zor bir keyif veriyordu. O bir anne ablaydı. Ezgi onundu. Keşke büyüyünce onu da  alıp daha küçük bir  eve taşınabilselerdi. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kendi  saçları incecik, kumral ve su gibi  düzdü. Kolay taranırdı. Acımazdı. Tarakta hiç kalmazdı. Kardeşlerinin dalgalı ve mat kahverengi  saçları dolaşır,  bir  türlü  açılmazdı. Anneleri ıslatıp tararken  mızırdarlar, çok şikayetlenirlerse anneleri parmağıyla kafalarına vurarak dölek durmalarını söylerdi. Ezgiciğinin saçları da  çok dolaşırdı. Ama  o yere oturtur, arkasında bağdaş kurar incitmeden,  yavaş yavaş tarardı. Bıkmazdı.  Annesi tarayacak da, kardeşinin canı acıyacak diye aklı çıkardı. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İki  ablasının dersleri kör  topal,  sınıflarını geçecek kadar  iyiydi. Daha etli, daha boyluydular. Türkan dördüncü  sınıfa  giderken bir gün büyük  ablası banyodan çıkıp  annesinin yanına gelmiş, "ana ben oldum" demişti. O zaman ablasının memelerinin nasıl irileşmiş olduğunu  farketmişti. Ellerini diğerlerine fark ettirmeden kendi  memelerine götürmüş sert, yarım ceviz  büyüklüğündeki tomurcukları hissetmiş, eliyle hafif baskı yaparak acıyla karışık bir  keyf hissetmişti. Annesi "olan"  kızını  alıp yatak odasına götürmüş. Yarım saat  sonra ana-kız  gülerek salona dönmüşlerdi. Bu esnada  Türkan derse dalmış, ne ablası  ne de hafif acıyan memeleri aklında kalmamıştı. Çalışkan ve  hanım olmak   gayret gerektiriyordu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Orta  okulu bitirdiğinde  Zeynep orta ikiye, Ezgi  de ilkokul  üçe  geçmişler, ablalarının ilçedeki  en yüksek puanı alarak şehirdeki Anadolu Lisesi'nde okuma hakkkını elde etmiş  olmasından gururla bahsetmekteydiler. Türkan   bu  liseye gitmeyecek, kendi  kazasındaki düz lisede okumaya kendi tercihi ile devam edecekti. Babasının hayranlığı her  geçen gün artıyordu. Kızını farklı seviyor, ondaki  direnci, yumuşaklığının altında yatan başına buyrukluğu ve kararlarını uygulamadaki sebatını seziyor,  ürperiyordu. Bu kadar  kadının arasında  sadece  ondan çekiniyor, sivri  çenesi kırışacak, yüzünde bulutlar dolaşacak diye aklı çıkıyordu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Türkan ortaokul  ikinci  sınıfın sonunda  adet  gördü. Memeleri birer yarım limon kadar olup  o büyüklükte kaldılar. Elleri ince  uzunca, hafif kemikli, omuzları sivrice, kalçaları da ufaktı. Öyle de kaldı. Boyu bir  altmışı, kilosu 48 i  geçemedi. Cazip denebilir miydi? Çok zor. Akıllı  uslu denirdi  onun için en fazla. Ben onu tanıdığımda da sadece "akıllı bakışlı, iyi  bir anne" demiştim. Spor ayakkabıları, bolca kot pantolonu, yakalı denizci tipi bluzu ve saçlarını toplayan kalın pembe saç bantı vardı. Hareketlerinde seksi yahut  flörte yönelik hiç  bir yan sezilmiyordu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Liseyi  bitirdiği sene İstanbul'daki bir  universitenin Fen-Edebiyat bölümünü kazanmıştı. İlçelerindeki en yüksek puanı o almıştı. Üstelik sadece  bir üniversite giriş  sınavı dergisine  abone  olmak dışında  fazla bir gayret de göstermemişti.. Öğretmenlik yapmak istiyordu. Nerede olduğu önemli değildi. Mümkün olursa  da  Ezgi  onun yanında kalmalıydı. Tahsil hayatının  onun yanında  ve rahat olarak tamamlamalıydı. Gözdesi,  tombulu, pasaklısı. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kayıt zamanı babası kendisi ile beraber  gelmiş,  yurda  yerleştirmişti. Harçlığı yeterli,  kaldığı  özel yurt düzenliydi. Derslerine vaktinde  giriyor,  notlar tutuyor, bütünlemeye kalmadan geçme planları yapıyordu. Yurttaki  kızlarla  arası iyiydi. Oda arkadaşını  da hem idare ediyor  hem de farkettirmeden koruyordu. Parasının diğerlerinden daha  fazla  olduğunu farkettirmiyor, tasarruf ediyordu. Süslenmesi   ayarındaydı. Soluk pembe  ruj ve boynunda derili  bir aksesuarın  ötesine geçmiyordu. Erkek arkadaş edinmek gündeminde değildi. Okuldaki erkek çocukların  hemen hepsini  çok seviyordu.  Şirin,  seslerini kalınlaştırmaya çalışan,  telaşlı,  saçlarıyla  ve ciltleriyle oynamayı seven,  avuçları terleyen bebekçiklerdi.  Bazılarını önüne oturtup saçlarını taramak,  kulaklarına  yakışacak  gümüş küpeler secmek,  giydikleri  sarsak kazakları değiştirmelerini  söylemek isterdi. Bazılarını uzun zaman görmese sevgiyle sarılabilirdi de. Ancak,  hiç biri ile kendini  dudak dudağa hayal edemiyordu. Kendisini  hep  anneleri  kıvamında  görüyordu. Okulunu da çok önemsiyordu.  İlk senenin sonlarında hayatının tümden değişeceğini bilemezdi. Kader  ipucu  vermiyordu ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiği okuldan, kaldığı  yurda mesafesi fazla değildi. Caddeye kadar  yürü, minibüse  bin, yurdun sokağının başında in, yol boyu  yürü. Hepsi  bu. Kimi gün tamamını yürüdüğü  de  oluyordu.  Cadde, Millet Caddesi ismindeydi  ve en çok da araba galerileri vardı. Karayağız  delikanlıların sabah erkenden arabaları  yıkayıp parlatmaları,  kaput  üzerine oturup tabağı kenara bırakılmış ince belli bardaklarla çay içip sigara  tüttürmeleri ve kalın sesleriyle birbirlerine seslenmeleri bu yolun ana manzarasıydı. Akşama  doğru  oteline doğru yürüyen Rus  güzellerini  birbirlerine işaret ederler,  nefis  manasına gelen el hareketleri ile tariflerlerdi.  Allahtan  asılan başbakan  kaldırımları geniş  yaptırmıştı da yürüyecek yer  halen çok boldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bol keten etek üzerine soluk renkli bir  bluz ve onun da  üzerine kot  mont  giydiği bir  gün. Ayaklarında  spor ayakkabılar  ve konçları geriye katlanmış çorapları  ile,  büyücek sırt  çantası  ile tam üniversiteli kız  görüntüsünde olduğu bir  gün. Mayıs  başı,  yağmursuz  ama serince  bir  gün. Gökyüzünün  beyaz  bulutlarla  kesintilere  uğrayan bir  mavilikte olduğu güzel bir  gün. Babasını  ve  Ezgi'ciğini  çok özlediği  bir  gün. Annesini  ve diğer  kız kardeşlerini  de aklından şöyle bir  geçirip sadece karnının acıktığını hissettigi  bir  gün. İkindi  üzeri,  yurda  yürüyerek dönmeye karar verdiği bir  gün. Caddeye  çıkmış  ve yüzünü Fındıkzade yönüne çevirmişti. Benzerlerini defalarca  yaşadığı, olağan zamanlardan biri. Asla bir  fevkaladelik beklenmeyecek bir  vakit.  Sağdaki araba galerisinde  beyaz  bir araba üzerine ilişmiş  delikanlıyı gördü. Siyaha yakın dalgalı saçlı, kot pantolonlu, açık mavi renk uzun kollu gömlekli, güzel yüzlü, orta  boylu bir delikanlı. Saçlarına üfledi  ve  görüntüsünü  netleştirdi. Çocuğun yüzündeki  beklediğini  görmüş ifadesi  beynine  çakıldı. Beklentisiz,  gülümsemesiz  sadece  hayranlıkla ve gördüğüne dair  memnuniyet  çizgileri yüzünde okunur şekilde bakıyordu.  Sağ  eli kotunun cebinde,  sol eli  kaput  üzerinde. Önünden yavaşça geçti.  Hayatında ilk defa böyle bir heyecan yaşıyordu. Gidip  tam karşısında durmak,  gözlerinin içine bakmak,  sonra elini uzatıp elini tutmak ve avucunun içinden öpmek isterdi. Yürüdü. Kafasını çevirip bakmak istiyordu.  Dayanması, ve geriye dönüp  bakmaması gerekiyordu. Araba galerisinin içinden kalın bir  adam sesi "Nihat!" diye ünledi.  Delikanlı ne yüksek ne de  alçak olmayan tatlı bir sesle "geldim abi"  dedi.  Geriye dönmesi için sebep kalmamıştı. Rahatladı. İsmi   Nihat'tı. Sesi de çok tatlıydı.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurda gittiğinde  hülyalı halleri vardı. Arkadaşıyla paylaştığı  odasına  çıktı. Ranzanın alt kısmında yatıyordu.  Geçip  ayakkabılarını çıkarttı  ve  yatağa uzandı.Güzel bir  çalışma masası, bir kitaplık,  iki  rahat sandalye,  iki tane  formika dolap  odanın  diğer  aksesuarlarıydı. Yine de ortada  dönecek kadar  alan kalıyordu. Duvarlarla  ayrılmış, önlerinde kapı yerine çiçekli naylon perdelerin bulunduğu  dört  duştan oluşan  banyo koridorun sonundaydı. Yurt, temiz  bir yerdi. Ama  ana koridora odanızdan çıktığınızda devamlı silinip yıkanmış, aralarda  nemli bırakılmış sentetik halıdan gelen küfümsü  koku hafifçe  burnunuza gelirdi. Yattığı yerden gözleri ranzanın üst  katının tahtalarındaki detaylarda gezinerek Nihat düşündü. Gözlerini kapadı.Hayalinde  Nihat'a doğru gitti. Bir masanın kenarına ilişmişti genç adam. Ellerini tuttu. Gömleğinin kol düğmelerini açtı. elini dirsekten aşağı kısımdaki kıvırcık kıllarında gezdirdi. Gömleğin üstten iki düğmesini açtı. Adamın göğüslerini elleriyle okşadı. Kalbi deli gibi atıyordu. Sonra dudaklarından öptü. Bu sırada  bacaklarının arasında aynı kalp  gibi atan birşey olduğunu hissetti. Zonklama mı nabız  atışı mı ayıramadığı  farklı bir  his. Sırtının yatağa temas edip etmediğini, uykuda ya da uyanık olduğunu bilemeden o adamı  öptüğünü düşünerek uçuyormuş ya da bir yerden yuvarlanıyormuş  duyumsamalarıyla bir zaman geçirdi. Sonra  kalktı. Bütün kasları ağrıyordu. Tuvalete gitmesi gerekiyordu. Klozete oturduğu anda yine aynı zonklamayı hissetti. Ama daha farklıydı ve giderek uzaklaşan bir  trenin tıkırtısının azalarak kaybolması gibiydi. Bitti.  Ferahlama hissi  ile beraber  midesinin kazınmasını farketti. Yemek saatine az  kalmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sonraki  günlerde birbirine benzer şekilde  geçti. Bir  hafta  boyunca  her gün sabah ve akşam okula yürüdü. Nihat onu ya  galerinin kapısında dikilerek  ya da bir arabaya dayanmış olarak karşıladı. Ayakkabılarının güzel,  gömleklerinin zevkli olduğunu, hep  kot pantolon giydiğini ve boynunun çene altına yakın kısmında bir yara izi olduğunu farketti  bu bir  hafta  boyunca. Ve tabii erken gidip yatak üzerinde  Nihat'ı  öptüğünü hayal etmeyi asla ihmal etmedi. Hafta sonuna doğru oda arkadaşı, adı  kısmet bu ya Nihal'di, "kızım sen hasta mısın, aşık mısın?" diye sorduğunda "yoo" dedi. &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;Bir sabah,  geç kalkıp  ilk iki dersi ektiği bir sabah, tembelce okuluna  doğru,  aslında  Nihata doğru yürürken "araba fiyatı  sormanın ne  sakıncası olabilir ki?" diye sordu  kendine. Öyle ya kimin cebinde ne para  olduğunu kimse  bilemezdi. Bunu düşündükten sonra  adımları  hızlandı, nefesi sıklaştı,  yüksek bir kaldırımdan inerken ayağı  tökezledi.  Galeriye yaklaştığında saclarını  geriye doğru attı,  "inşallah konuşurken  üfleyip de  komik olmam" diye düşündü. Araba bir  peugeot 205 idi. Kırmızı. İki kapılı. Nihat sağ ön koltuğa, kapısı açık bırakılmış şekilde oturmuş torpido  gözünün üzerini  siliyordu. Kapıya yaklaştı. Oturduğu  yerden gözlerini kaldırdı delikanlı  ve Türkan bir  insanın yüzünde görebileceği  en güzel aydınlığı gördü. "Fiyatı ne kadar bunun?" diye lafa başladı. Nihat, "Beni farketmen için altı ay geçmesi  gerekti" dedi. Türkan başını hafif  yana eğdi, gülümsedi. Bütün vücudundan ürperme benzeri ama tatlı bir  his  gelip geçti. Gözlerini  bir saniyeden biraz  fazla  süre  ile kapadı ve derin bir nefes aldı.  Delikanlı  kapıya tutunarak arabadan indi  ve kolları ile  açık kapının üzerine dayanarak kıza  doğru hafifçe eğildi. "Senin hiç sevgilin olmamış " dedi. Türkan gözleri  arabanın ön lastiğinde, cant ve çamurlukta gezinirken, kalbi  her geçen dakika  daha hızlı atarken ve sırtının ortasından aşağı doğru ter damlalarının aktığını hissederken duyulur duyulmaz  bir sesle "hıhı" dedi. Nihat devam etti "bir erkeğin sana baktığını hissetmeyecek kadar bebeksin".  Delikanlıya  doğru döndü ve kapıya az yaklaştı. Kapı koluyla oynadı biraz, parmak uçlarını camla kapı metalinin arasındaki fitilde gezdirdi. Yan aynayı okşar gibi yaptı. Canı onu  öpmek  ve sarılmak istiyordu  ve galiba bu belli oluyordu. Nihat onu içeri davet etti. Yıkanıp kurulanmış parlak parke  taşlı bir  galeriydi. İçeride de beyaz  bir  Honda duruyordu. Önde Nihat, arkada  Türkan  birerli kol düzeninde arabanın yanından yürüyüp geçtiler.Girişin karşısına düşern duvara  yakın kısımda  bir  masa,  onun önünde siyah deriden iki koltuk, ortalarında  bir cam sehpa. Masanın arkasındaki duvarda büyük ama basit  bir manzara resmi. Genç adam masaya geçti,  kız da koltuklardan birisine  yığılır gibi oturdu. Ter sırtını kaşındırmıştı. Folluklandı. Başını kaldırıp  baktı. Nihat dirseklerini  masadaki  sümene dayamış, elleri çenesinde  onu seyrediyordu.Türkan  bu defa gözlerini kaçırmadan baktı.  Sağ  omuzu masaya dayalıydı. Elini masanın üzerine doğru uzatıp, oradaki  ufak not kağıtları ile oynamaya başladı. Delikanlı, elini uzattı  ve  kızın beyaz,  ince kemikli, serin elini avuçladı. İyi ki akşam tırnaklarını törpülemiş parlatmıştı.  "Dayı oğlumla ortak çalışıyoruz, çorbamız kaynıyor. Onun hissesi  daha büyük ama bana da bir şeyler düşüyor. Yirmibeş yaşındayım. Kız arkadaşım yok. Senden başka beğendiğim kimse de yok" diye sakince  anlatmaya başladı. Kızın elini  öyle ayarlı tutmuştu ki, istese rahatlıkla çekebilirdi. Kız  da bunu farkediyor  ve ille daha da  sıkı tutup  bırakmamasını diliyordu. Derken sohbet koyulaştı; delikanlı hazır olan çaydan birer bardak koydu. Türkan da çayını yudumlarken  kasabalarının ismini, beş  kız  kardeşin ortancası olduğunu,  babasının işini, kasabadaki  bostan yaptıkları  küçük toprak parçasını ve çokça da Ezgi yi  anlattı. Başlarda  fısıldar gibi  konuşuyordu,  sonra  coştu,  bir ara sesinin şakımasına kendi de şaşırdı. "Bu kadar  gür  sesli miydim?" diye düşündü. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sonraki  günlerde  Türkan ne yaptığını bilemez  hallerdeydi. Adamının yanından ayrılmıyor, derslere  az gidiyor,  notlarını sağda  solda unutup  kaybediyordu. Nihat'a  gelen telefonlarda  cilveli kadın sesi takip  ediyor, kendisi yanında  yokken birilerine bakarsa  diye deli oluyordu. Tanışmalarının  ikinci  haftasınra  öpüşmüşlerdi.  Tam beklediği  gibi onun nefesini de  sevmişti. Babasının içtiği Maltepe sigaralarından sinen kokuya alışıktı. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ve  hiç kimseye haber  vermeden tanışmalarının 2. ayında  evlendiler. Nihat'ın  Kocamustafapaşa'daki evine yerleştiler. Hemen her eşyanın olduğu bir ara  sokak apartman dairesiydi. İkiz  yatak eksikti. Onu da  nikahtan önce aldılar. Bir sürü yaylı yatak ve mobilyanın olduğu  büyük dükkanda örnek olarak ortaya  konmuş yatağın üzerine oturup zıpladı  Türkan. Sonra dükkan sahibine farkettirmeden adamına  gülümsedi. Kürek kemikleri üzerinde bir  sıcaklık vardı. Yüzyıllardır  burada bu anı yaşıyorlar gibi geldi birden. Ve ailesi aklına geldi. Suçluluk hissi oturdu göğsüne. Koluna girip yerinden kaldıran genç adamın verdiği hisle buharlaştı gitti bu his.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihat'ın anne babasıyla arasının bozukluğunu  ve sadece dayıoğluyla ilişkisinin olduğunu, iki ağabeyi  ile de konuşmadıklarını,   günde  bir paket  sigara içtiğini,  içki içmediğini,  cuma  namazlarına  dükkanın büyük ortağı olan dayısının oğlu ile  dönüşümlü  gittiklerini, Fenerbahçeli  olduğunu, yufka  yürekli  ama yerine göre  kavga etmeyi bilen birisi olduğunu,  iki kez  yaralandığını, yaralanma hikayelerini anlatmayı sevmediğini,  kullandığı  arabalarda her zaman bir  bıçak bulundurduğunu,  tabanca sevmediğini, birikmiş parasının olmadığını ve fazla  yüksek olmayan sesle  pop  müzik dinlediğini evlenme öncesindeki  dört  ve evlendikten sonraki bir hafta içinde öğrendi. Kafasına yazdı.  İlk geceki  sakin ama çok kararlı sevişmeleri  ve sabahına uyandığında adamını duşunu  almış, beline sarılı  havlu ile mutfakta çay koyarken bulması da  iyiden iyiye  aşık olmasına yetti. İnsanın canı acır demişlerdi ilk sevişmede.  Acımamıştı. Sadece karnının kasıklara yakın alt  kısmında bir  ağırlık hissediyordu. Yatak odasının camı aralıktı ve dışarıdan ilk yaz kokusu  ve sesleri  geliyordu. Finallere girmeyecekti. Babası tutup  okulu arayacak değildi ya. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ardından okul  tatili  oldu. Türkan baba evine gitti. İki dersten ikmale  kaldığını  ve  mutlaka İstanbul şartlarında ders çalışması gerektiğini  söyledi. En fazla  10  gün kalabilirdi. Kaldığı dersler  en önemlileriydi.  Acaba  babası  biraz daha fazla  aylık verebilir miydi? Zira yurtta  yazları  öğün çıkmıyor  sadece  kahvaltılık oluyordu. Bunu bilerek yapmış, özellikle şüpheye mahal bırakmamıştı. Anne evinde kaldığı süre  içinde babasıyla sohbetler etti. Ona  okulu anlattı. Zordu üniversite.  Sevdalısı  Ezgi  ile  bol bol oynadı, ip  atladılar, deli gibi  koşturdular, ortaya yaygı sererek yarım kilo ayçekirdeğini yiyip  kabuklarından tepe yaptılar,  banyodan sonra birbirlerinin saçlarını taradılar. O da bu yaz başı  ilk kez  hastalanmıştı. Az durulsa  da halen çok gürbüz,  çok şımarık,  çok azgındı.   En büyükleri  olan ve iki sene  önce  mahallelerinden bir gençle evlenip  kayınvalide yanına taşınan  ablasını ziyaret etti. Onda  iki gün kaldı. Tabii Ezgi ile aynı yatakta yatmak şartı ile. İki numaraları Hatice daha bir  durgundu ama  süslenmesi yerindeydi ,  fazla kiloları atılmıştı. Evlenme sırası ondaydı.  Zeynep ise sondan bir  önceki sıradaki  çocukların bütün özelliklerini taşıyordu. Gerçek bir gamsızdı. Her yönüyle ortalama takılıp gidiyordu. Lise sona geçmiş,  daha  ötesine gitmeyeceğini aileye beyan etmiş,  sehpa  üzerinde kendi ördüğü dantellerin durmasından gurur  duyar  hale gelmişti. Anne,  evde kalan üç kızın elinin ev işi tutar  olmasından memnun, aralarda kahkahalar  atıp  duruyordu. Kalçaları daha  da  büyümüştü galiba. Belki de  göz  yanılmasıydı. Kim bilir?  Baba hafif  solgun, yaşlanma izlerini taşır hallerdeydi. Yine de  kızlarını çok sever  görünümdeydi. Özellikle İstanbul'daki  kızının  elinin koca evi işinden başka iş  tutacağından emin hallerde hasretle kızı hep yanıbaşında otursun istiyordu. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İkinci haftanın sonunda İstanbula geri döndü. Dört gün gecikmişti. Nihat otogarda  surat  asıklığı ile karşıladı. Yolda sessizdiler. Eve girer girmez gülümseyerek  öptü  kocasını. Adam sertti.  Sonra  ona yemek yaptı. Yemek yerken ayağa kalkıp arkasından sarıldı. Sonra  boynunu öptü. Önüne  çayını getirdi. Yüzü yumuşadıkça, kardeşlerini, kasabayı yolculuğunu, okulu  bırakma kararını verdiğini şiir  yumuşaklığında anlattı. Nihat da bu arada  iki araba satmış, cebi  daha bir para  görmüş, ona altın lira almıştı. Ama kadın  gecikmişti. Kocası  buradayken kadın gidip kardeşiyle ip atlamıştı. Bu affedilemezdi. Sesi  biraz  yüksek olsa da yormayan, incitmeyen bir  söylenmeydi. Türkan  cezasına  razı kocasının kızgınlık sözlerini dinledi. Dinlerken yerdeki halının örneklerine bakıyordu. Kızmıyor, sadece ona sarılmak istiyordu. Bacakarasındaki o his uyanmış zonklama başlamıştı. Sessizlik anında yerinden kalktı banyoya gitti, elinde tuttuğu  bir  cisimle odaya geri döndü. Elindekini kocasının çayının durduğu sehpanın üzerine koydu. Bir adet iki ağızlı tıraş bıçağıydı. Nihat elini üç günlük sakalında gezdirdi. Muzipçe gülümserken elini  gömleğinin yakasından içeri sokup kendi göğüslerini elledi.   Türkan karşıdaki koltukta oturmuş  ona bakıyordu.  "Sen tıraşını ol, enseni de ben alırım" dedi. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Okula devam edip etmeme konusunda kendini yokladı. Çok niyetli değildi. İlk senenin sonunda nasıl  böyle isteksizdi anlamakta  zorlanıyordu. Babasına da  söylemesi mümkün değildi. Ev hayatına devam etti. Bazı akşamlar sahilde  gezdiler. Araba satıldıkça dışarıda yemek yediler. Babasının yolladığı paralarla da bilezik altın lira ve kolye aldılar. Niyetleri  kardeşler evlendikçe  onlara  hediye yapmaktı. Türkan o senenin Şubat tatilinde  10  gün süre  ile memleketine gitti. Evdeki herkes  onu solgun ve zayıflamış buldu. Özellikle annesi kendi veremediği kiloların hıncını çıkartırcasına çığlık çığlığa kızının hortlağa dönmüş olduğunu söyledi. Türkan, Kendisi de  son zamanlarda çok keyifli hissetmiyordu. Gidişinin haftasında yere  oturmuşlar, Ezgi ye takvim üzerinde adetini işaretlemesini,  her  ay iki ya da  üç gün geri  gideceğini bilmesini  anlatırken bir  yandan kafasını  yokluyordu.  Evet yeni sene içinde  hiç adet  görmemişti. Düpedüz gebeydi. Mızrak  çuvaldan kafasını göstermişti. Adeti olmadığı halde kısık sesle "hassiktir!"  dedi.  Sonra elini ağzına götürdü. "Pardon"  diyerek etrafa  baktı, annesi  eşikte iki güzel  ve birbirine sevdalı kızına bakıyordu. Çok mu  bön bakıyordu annesi?  Çok mu yorgundu?  Kalçaları da memeleri de  daha bir büyümüş müydü? &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bunları  bana  anlatırken ilk çocuğu Duygu,  iki yaşlarında, esmer, boncuk gözlü  bir kız olarak kucağındaydı. İkinci çocuğuna altı aylık hamileydi. Babadan daha fazla  saklayamamışlar, evlendiklerinin üzerinden bir yıl geçtiği sırada, karnı  burnunda  iken,  O sıralarda satış sırasını bekleyen bir Nissan  Primera ile baba evine ziyarete gitmişlerdi.  İkindi üzeri arabadan göbeği önde ve eli  belinde  inen,  yüzü şişmiş, ayaklarında rahat terlikler olan kızlarını görünce anne çığlığı basmıştı. kapıda durmuş, biriktirmiş gibi gözyaşlarını dökmeye başlamıştı koca kadın. Nihat hemen harekete geçmişti.  Koca dediğin böyle olurdu. Şoför  kapısından atlayıp gelmiş, arabanın yanında dikilen karısının  elinden tutmuş, biryandan eve doğru yürürken bir yandan da  Türkan'ın annesinin gözlerine doğru bakarak "anne, eşim yolda  biraz  fena  oldu hemen bir  banyoya alalım, el yüz yıkatalım" demişti. Bu numara  ile  yollar  içeri doğru açılırken, Ezgi babasına telefon etmeye koşmuştu.  Sonra banyodan çıkan ablasına sarılmış. Dudakları gülerken gözlerinden yaşlar iplik gibi inerek  "Salak şey, ne biçim şişmişsin, kollarım kavuşmuyor"  demişti. Evli olan hariç  kız kardeşler ve anne  hemen salonda  toplanmışlar,  bir  söz  etmeye korkarak damadı ve kız  kardeşlerini seyretmeye başlamışlardı. Zeynep ise düpedüz  gülüyordu. On dakika geçmeden baba  soluk soluğa  eve gelmiş, kanepede  eli  kocaman karnının üzerinde, şiş ayaklarını sehpaya uzatmış  güzel kızını görünce az uzaklarında sessizce dikilmişti.Neden sonra "selamun aleyküm" demeyi akıl etmiş,  "ve aleyküm selam" diyerek ayağa  fırlayan damat kayınbabasının elini öpmemiş, sağlamca tokalaşmıştı. Galiba gücünü belli etmek için epeyce  sıkmıştı adamağızın elini.   Ortalıkta  sessizlik bir  süre  devam etmiş,  sonrasında  Türkan az gayretle yerinden kalkarak babasının yanına gitmiş, sarılıp  ağlamıştı. Çok  hüzünlü olmayan, içinde rahatlama hisleri fazlaca  olan bir ağlamaydı. Sonra  çantasını getirmiş, içinden çıkardığı evlilik cüzdanını açarak karnının üzerinde  tutmuş kendi etrafında  üçyüzaltmış derece  dönerek herkese  göstermişti.  Gülümsüyordu ve  yanaklarındaki gözyaşı izleri parlıyordu. Sonra  çantasından bir  kutu çıkartmış herkese  doğru "bunlar  babamın bana yolladığı okul harçlıkları, hepsini  altın ve bilezik aldım, kardeşlerim evlenirken takarsınız" diyerek  annesine vermişti. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Damadın incelenmesi  çabuk bitmiş, baba yolun nasıl geçtiğini sormuş, memleketini ve yaptığı işi öğrendikten sonra sigara tutmuş, o  ayağa kalkarak "balkonda içelim baba" diyerek kayınbabasına yol vermiş, onu takip etmişti. Ezgi enişteye çapkınca bakarak, hatta düpedüz "ablamla sevişen köpek sensin ha"  bakışları atarak terlik uzatmıştı. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Türkan'a  tahsili bırakmaktan tutun da,  serseri olma ihtimali  akıllı olma ihtimalinin on katı olan bir adamla  bir ay içinde  evlenmeye cesaret  etmeyi aklımın almadığını söylediğimde: "Ahmet abi be,   bir insanın koca  olacağını ruhunda hissediyorsan onu almalısın"  demiş, "ve bir daha  böyle bakan adam bulamayacağımdan da korktum açıkçası" diye devam etmişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-115844081641532689?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/115844081641532689/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=115844081641532689' title='13 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/115844081641532689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/115844081641532689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/09/bir-niversiteli-kz-hikayesi.html' title='Bir üniversiteli kız hikayesi'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-115563693877601584</id><published>2006-08-15T13:12:00.000+03:00</published><updated>2006-08-15T13:15:39.443+03:00</updated><title type='text'>E-5</title><content type='html'>Devlet  yollarımızdan en önemlisine  ve en işlek olanına  yüz  numara  verilmesi başlı başına  bir komedi unsuru. Çocukluğumuzdaki  adı  E-5  olan  D-100 karayolundan bahsediyorum. Çoğumuzun bildiği şekliyle İstanbul’u  Ankara’ya bağlayan yoldan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında  100  numaralı devlet  yolu Edirne’yi  Doğubeyazıt’a  bağlamakta,  ülkenin en önemli atardamarı olarak  vazife  görmektedir. Kimi yerde dağlara  tırmanmakta, kimi yerde  ovada  uzun süre  gitmekte, aralarda tünellere  girip çıkmakta ve  ülkenin güzellikleri hakkında  yeterli bilgi vermektedir. Parça parça  da  olsa  bu yolun tamamını çiğnemiş  olmaktan çok mutluyum. 4 yaşımı ikmal ettiğim zamandan itibaren bu yolun değişik kısımları ile ilgili hatıralarım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşım beş  civarları, sıcak bir  gün,  otobüsümüz  Ankara’dan  kalkmış. Tahminim: yıl 1967. motor sesi  aracın her yerinde.  Mazot  kokusu hafif. Annem cam kenarında, babam koridor tarafında, ben de  minyatür  eleman olarak canımın istediği tarafa  kucaktan kucağa geçmekteyim.  Üst havalandırma kapağı bombeli renkli  camdan,  Magirus   olmalı. Babamın kucağından yukarılara  gökyüzüne bakıyorum. Orada  gördüğüm güneşin gözlerimi rahatsız etmemesi, sarı bir tabak  gibi görünmesi hoşuma gidiyor. Arada  beyaz  bulutlar  geçiyor. Babam  koridorun diğer yanındaki koltukta oturan  adamla  sohbet ediyor. Talat Aydemir’den bahsediyorlar. Bir de sık sık  bir şeylere kızıp  ağızlarından cık cık cık sesi çıkartıyorlar. Bir yokuşu inmekteyiz. Otobüs yoldaki  tümseklerin ve çukurların üzerinde sarsılıyor.  Çok zıpladığında camlardan ses geliyor. Birden önlerden bir  çığlık  geliyor. Bir kadın çığlığı. Annemin tarafına  cama bakıyorum. Yanımızdan geri doğru hızla bir kamyon geçiyor. Hayır,  bizim  aracımız kamyonun yanından hızla  geçiyor  ve yokuş aşağı artan bir  sürat ile  iniyoruz. Başka  birçok kamyonun yanından geçiyoruz.  Sarsıntılar artıyor. Bir amca  Allahuekber! Diye bağırıyor. Koridordan muavin koşuyor. El frenine asılıyor. Babam fısıltıyla  freni patladı galiba diyor. Dualar ve  bağırışlar otobüsün bir virajı kestirmeden ve hafif de uçarak geçmesiyle zirveye çıkıyor. Babamın boynuna sarılmış haldeyim ve bacaklarına basarak etrafa dehşet içinde bakmaktayım. Annem gözlerini kapatmış, dudakları kıpırdıyor. Bir yerde dağın hemen dibinden geçiyoruz. Sonra  oh  sesleri geliyor..Otobüs  halen çok hızlı ama insanlar rahatlamış gibi. Yolun iyice düzleştiği  ve genişlediği  bir yerde duruyoruz. Herkes otobüsten iniyor. Annem ağlıyor. Kalın bir adam sesi “arkadaş nasıl indik bu yokuşu, helal olsun şoföre”  diyor.  Geniş  bir  alan. Yolun yanından bir dere akıyor.  İnsanlar  kısmetlerine razı şekillerde  buldukları taşların üzerlerine oturup bekliyorlar. İhtiyacımı  bir çalının dibinde görüyorum. Babam o zamanlardan suya yapmamayı öğretmiş. Yolluk çantasından  poğaça veriyorlar. Yiyorum.  Şoför  ve muavin aracın altında uğraşıyorlar. Neden sonra  ince, uzun ve paslı bir  boru çıkartıyorlar.  Sonra bagajdan başka bir  boru çıkartıp  arabanın altına yeniden giriyorlar.  Uykum var. Babamın kucağına yığılıyorum. Sonra gözlerimi otobüste  açıyorum. Yoldayız. İnsanlar  halen  o yokuşu nasıl indiğimizden bahsediyorlar. İçerisi sigara dumanı ile kaplı. Gün inmek üzere.  Nerede olduğumuzu soruyorum. Babam “Kızılcahamam” diyor.  Kafama kazınan ilk yer isimlerinden biri. Etraftaki tek tük evlere bakıyorum. İnekler evlerine dönüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Yaşım yedi. Babamın sevdiği  bir arkadaşı intihar girişiminde bulunmuş. Bakırköy’de yatıyor dediler. Hemşerimiz de olan bir mühendis amcanın düz camlı yeşil wolksvagen arabasına bindik. Arabanın sahibi, babam ve ben. Londra  Asfaltı’na çıktık. Meşhur ismi E-5  olan D.100  karayolunun  iki geliş, iki gidişi  olan bu kısmına o zamanlar  verilen isim  buydu. Arka koltuktayım. Dirseklerim ön koltuklara dayalı ve yolu seyrediyorum. Arabamız yüz yapıyor. Uçar gibiyiz.  Çabucak yol bitiyor. Üzülüyorum. Londra’ya kadar gitmek isterdim. Hatta daha da ileriye. Hastane bahçesi çok geniş. Soluk renkli, beyaz yüzlü  bir adam geliyor yanımıza. Mavi pijamaları var üzerinde. Babamlarla konuşuyorlar. Deli falan değil. Siyasetten, grevlerden,  öğrenci olaylarından bahsediyorlar. Dükkanına  dönmek istediğini söylüyor. Babam bahçede koşmama izin vermiyor. Halbuki  böyle açıklık alanlarda gözünden kaybolmamak kaydıyla yorgunluktan sızana kadar koşmama izin verirdi. Yanımıza bir adam geliyor. Sigara  istiyor. Orta yaşlı, çok kocaman kafalı bir adam. O da pijamalı. Babam cebinden Silahlı Kuvvetler paketini  çıkartıp tamamını veriyor. Adam kuru bir “sağol” deyip  uzaklaşıyor. Babamın her zaman yedek paketi vardır. Yine de yeni açılmış  bir paketi adama vermesini anlayamıyorum. Geri dönüşte “sadaka yerine geçer” demiş  ve sonraki yıllarda bu hissi kavramıştım. İhtiyaç sahibine ihtiyaç anında yapılan küçük iyiliklerin ne demek olduğunu. İkindi  vakti kalkıyoruz. “dua edin” diyor  hasta amca. Babam ve arkadaşı ellerini  sırayla omzuna koyup bir şeyler söylüyorlar.  Arabaya babamın öne eğdiği koltuğun arkasından doğru atlayıp  arka  koltukta yerleşiyorum. Vites kolu dik duran bir demirin ucundaki bir top şeklinde. Kilometre saatinin ibresi titriyor. Şoförümüz güzel  araba kullanıyor. Yine Londra asfaltı. Keşke güneşi arkamıza değil de önümüze alarak uzaklara gideydik.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çocukluğumdan beri  gitmek fikrini  sevdim. Varmak çok da cazip değildi. Bu kimseden gitmek  manasında değil. Bir yerden bir yere gitmek. Yola çıkılacağının haberinin babadan alınması ya da kararının verilmesi. Sonrasında hazırlanmak. Yola çıkılacak araca binip heyecanla beklemek. Camın önünden neler geçecek  düşünceleri. Günün indiği saatlerdeki  insan hallerini   otobüs  camından seyretmenin güzelliği.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kardeşimin  doğumundan sonraki senelerde bana da  bilet alınmaya başlandı. Annemle  babamın oturdukları ikili  koltuğun önünde  ve mutlaka da cam kenarına oturmaya başladım. Yanıma  oturan kişilerin  ısrarlı "ne olacaksın?"  soruları  haricinde  özgürlük hissi veren  bir durumdu. 10  yaşındayım. Yaz tatili başı. Memleketimize, Kırşehir'e gidiyoruz. Sabah erkenden binilen  302  Mercedes otobüsteyiz. Harem'den binilmiş,  Hereke geçilmiş, İzmit Uzaktan görünüyor. Cızırtılı bir  de müzik  çalınıyor.  12 numaralı  koltuktayım. Kafamı  az uzattığımda  ön camdan seyretme  keyfim de olabiliyor. Yanımda  esmer tenli, saçları at kuyruğu  bağlı  bir  kadın  oturuyor. Siyah etekli ve griye  çalan  eflatun triko bluz  giymiş. Dizlerinin üzerinde  siyah çantası var.  Parmakları  çok kalın. İşaret  parmaklarının yan kısımları  çatlaklarla  dolu. Ellerinin üzeri  de  kuru  ve  çatlak. Yıllar  sonra  elleri  ile ekmeğini kazanan ve özellikle de işlerinde  fazlaca deterjan ve çamaşır suyu  kullanan insanlarda  olduğunu  kavradığım çatlaklar. Aksanlı bir  konuşması  ve kısık bir sesi var. Bana ne olacağımı  soruyor. İçimden "yine başladık" diyorum.  Bu sırada sollamakta  olduğumuz kırmızı  renkli  kamyonun markası MAN.  Bu marka  kamyonları zor  geçiyoruz. BMC leri sollamak daha kolay. "Karar vermedim  ama mühendis  olabilirim"  diye cevaplıyorum. "Aferin sana"  diyor. Sonra  memleketimizi, oradaki evimizi soruyor. Kendisinin Kırşehir'in köylüğünden olduğunu anlatıyor. İki tane çocuğu olduğunu söylüyor. Kızı  benim kadar  varmış, oğlu daha küçükmüş. Onları annesine bırakıp  İstanbul'a  çalışmaya  gelmiş. İzin günlerini köyde geçirecekmiş. Çocukluk  aklıyla  evli olup  olmadığını, kocasının ne iş yaptığını falan sormuyorum. Dikkatlice  dinliyorum.. Koltuğa  iyice  yaslanmışım dinlerken onun ellerine bakıyorum. Çantasından sigara  çıkartıyor. Karton kutusu  kapak  şeklinde  açılan bir  sigara. Sonraki  geri dönüşlerimde, içtiğinin  Bahar sigarası  olduğuna karar  veriyorum . Yenice  de olabilir. kim bilir..Basit  sorular  soruyor. Hemen cevaplıyorum. Karnemden, kardeşimden, o sıralarda iki kardeşiz  henüz, abamın işinden, annemin çalışmadığından bahsediyoruz kısık sesle. O da benim ellerimi inceliyor. Köyde  insanın ellerinin böyle  beyaz  olamayacağını anlatıyor.. İzmit'teki  en eski otogarın karşısında durup bir yolcu alıyoruz. Hani heykelin hemen arkasına  çukura yapılmış  olan otogarın. Leş kokulu  ve  karmakarışık, alt  kısmına  devam edildiğinde,  bir  köprünün altından geçip  tren istasyonuna ulaştığınız otogarın. O sene Adapazarı'na tayin olmuşuz  ve  orada geçen iki seneden sonra  üç senemizin  de İzmit'te  geçeceğini bilmemiz imkansız. Babam bizi  memlekete  bıraktıktan sonra gelip  göçü  toplayacak  ve evi  Adapazarı’na taşıyacak..Arka koltuktan  bizim konuştuklarımıza kulak kabarttığını biliyorum. İki koltuğun arasından hafifçe omzuma dokunuyor. Yiyecek bir şey isteyip istemediğimi soruyor. Kafamı  aşağıdan yukarı  sallayıp istemediğimi belli ediyorum. Sapanca  gölünü  sağımıza  alarak epeyce gidiyoruz. Yolun burasını severim. Hele de gölün kıyısına yapılmış, önünde sandal bağlı olan ve  hemen yanındaki  salkım söğüdün dalları suya değen evi gördüğümde  kendimi  o evde  hayal ederim. Fazla  çalışmayı gerektirmeyen bir işim  vardır, yüzmeyi  ve balık tutmayı çok iyi  öğrenmişimdir..söğüdün altında kitap okur,  yoruldukça  göle  girer  yüzerek ferahlarım. Ya  da ucuna çan takılmış  oltalarımı göle sarkıtır  balık gelmesini beklerim. Göl biter bitmez  Dörtyol kavşağına geliyoruz...Yola  çıkalı 2 saatten fazla zaman olmuş.  Muavin yine yolcu  alıyor.  Binmeden önce elindeki çekiçle lastiklere  vurarak havalarına bakıyor. Otobüs  muavinlerinin  çok yiğit  adamlar  olduğunu düşündüğüm  zamanlar. Yanımdaki isimsiz  kadınla  biraz daha muhabbet  ediyoruz. Uykum var. İçerisi  sıcak. Yanlardaki küçük camlardan  hafif  hava giriyor. Tepedeki havalandırma deliklerinden de. Otobüste genel bir sessizlik hali. Uyuklayanlar çoğunlukta. Sigara dumanı biraz azalmış. Uyuyorum. Uyandığımda yol arkadaşımın  koluna yaslanmış buluyorum kendimi. Otobüs  yavaşlamış,  bir  dinlenme tesisine yaklaşıyor.  Komşum sol elimi de eline  almış. O da uyumuş. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İstanbul'u  Ankara'ya  bağlayan  otoyol açıldıktan sonraki senelerde isterseniz kendi aracınızla, isterseniz  toplu taşıma araçları ile yapılsın,  yolculuk çok tatsızlaştı. Sıradanlaştı. Yol kenarları ile ilgimiz  azaldı. Bir an önce  işini bitirmeye  çalışan insanlar  olarak birbirimize Ankara'ya kaç saatte ve ne kadar  çabuk  vardığımızı anlatarak öğünür  olduk.  Eski yolun civarlarındaki  kasabaları, oturduğumuz dinlenme  tesislerini, ekmek aldığımız fırınları,  sığır  güden  yalınayak  oğlan çocuklarını hayatımızdan çıkartıverdik.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu yazının yazılmasından yaklaşık iki ay önce kendi aracımla Ankara'ya giderken otoyoldan gitmemeye  karar  verdim. "Ne kadar uzun sürerse  sürsün eski  yoldaki hatıralarımı tazeleyeceğim"  dedim. Çocukluğumun yolu  ikisi geliş, ikisi gidiş dört şeritli bir yola dönüşmüştü. Yolu tahminimden fazla insan kullanıyordu. Hız  sınırlarını  aşmadan 5 saatlik bir yolculukla  başkente  vardım.  Yolda  üç ayrı  yerde kısa molalar  verdim.  İki yerde  çay içtim. Birinden de  meyve aldım. Etraftaki  yerleşim  yerleri yeniden canlanmıştı. Dinlenme  yerleri  eski  köhne hallerini terk etmiş, elden geçirilmişti. Benzin istasyonları  bir yoldaki hayat  varlığının göstergesi olarak ışıldamaya başlamışlardı. Çocukluğumdan kalan hafıza  fotoğraflarımdan birinin tıpkısını da yakaladım. Çeşme başına çekilmiş bir otomobil, poşet içerisine konmuş meyveleri yıkamış  ve poşetin dibine delik delerek içindeki suyu sızdıran bir adam. Bu işi yaparken de ayaklarının dibinde  fazla  su göllenmesin diye gezelemekte. Bu defaki gidişte Ankara girişi çevre yoluna  değil de  doğrudan şehrin merkezine doğru olduğundan daha bir güzel geliyor  gözüme.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tavsiyem,   E-5 de denilen   100  numaralı   devlet yolunun Ankara-İstanbul arasını , yılda bir kez, acele etmeden ve  molalar vererek   geçmenizdir. Yaşı  kırkı bulup da  bu yolla ilgili  çok  hatırası olanlara  ise "aceleniz yoksa otoyolda işiniz ne?" diyorum. Benim acelem oluyor  genellikle  ama size  ne oluyor? Yavaş yavaş gidin işte.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-115563693877601584?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/115563693877601584/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=115563693877601584' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/115563693877601584'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/115563693877601584'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/08/e-5.html' title='E-5'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-114841373348779614</id><published>2006-05-23T22:48:00.000+03:00</published><updated>2006-05-23T22:48:53.616+03:00</updated><title type='text'>İlk ayrılık</title><content type='html'>Kulakları duymayan bir kardeşe sahip olmanın, özellikle çocukların acımasız dünyasında çok zor olduğunu söylemeliyim. Benden 10 yaş küçük olan kızkardeşim doğuştan sağırdır. Şimdilerde evli ve kocaman iki çocuğa sahip, akıllı bir hanım olarak hayatını sürdüren kardeşim özel eğitim görmek zorundaydı. Bu sebeple diğer askerlerin gezdiği mahrumiyet yerlerinde gezmedik. Sağırlar okulu olan iller tayin yerlerimizdi. Bu sayededir ki ilkokulun iki sınıfını ve liseyi İstanbul da okudum. Kardeşimin okul çağı öncesindeki zamanları da Adapazarı ve İzmit gibi dünya güzeli iki şehirde geçirmek başka bir güzellikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liseyi bitirdiğim sene babam Erzurum’a tayin oldu. Haziran ayında göçümüzü taşıdık. Burada iki ay kadar kaldıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yerleştirildiğim haberini aldım. Bir yandan sevinç bir yandan da ailemden ilk defa ayrılacağım düşüncesinin burukluğu. Ağustos 1980. Sevinç içinde Erzurum’u turluyorum. Habire İstanbul’daki arkadaşlarımı arayıp kayıt için gerekli evrakı soruyorum. Onsekiz yaşımın tamamlanmasına 4 ay var. Akşamüzerleri Erzurum’da serin bir rüzgar çıkıyor, eve erken dönmeyi telkin ediyor. Yaşamaya alıştığım batı illerinin aksine coğrafyanın bu köşesinde gün erken iniyor. Palandöken dağlarına doğru dalgın bakarken, dağların mor renge büründüğünü görüveriyorsunuz.. Vakit daha öğlen derken ikindi ezanları okunuyor. İnsanlar sert, rüzgarlar sert ve ailemden ayrılacak olmanın düşüncesi içimi eziyor. Aralarda kendimi dolduruşa getirip, 18 yaşındaki insanların aile beslediklerini düşünüyorum ama nafile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakülte kayıt zamanına bir hafta kala Erzurum’dan yola çıktım. Önce Kayseri üzerinden memleketimiz olan Mucur’a geçip, kayıt zamanı geldiğinde de İstanbul’a gideceğim. Bağlarımızda hasat zamanı yaklaşıyor. Dedemin en cevval zamanı. 4 ayrı yerde bağ-bahçe ve bostanımız var. Allah çalışana veriyor. Toprak insanı utandırmıyor. Ben de bu işleri şehir çocuklarının aksine çok seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dadaş Turizm’in mavi beyaz 302 Mercedes otobüsü ile 1980 Eylül ayının ilk günü ikindi vakti Kayseri istikametine doğru hareket ettim. Bagajda bana ait özel eşyalarımla kitaplarımın olduğu kocaman bir koli ve yine düğmeli, haki renkli kılıfı olan bir büyük bavul. Bir nevi asker bavulu... Gece boyunca yol aldım. Şanzıman sesinin müsekkin etkisi ile de çokça uyudum. Sabah serinliğinde Kayseri otobüs terminaline indim. Eski otogar, kötü kokular birbirine karışmış, denklerinin üzerinde uyuyan insanlar, çığırtkanlar. Elimdeki koli ve bavul o kadar ağır ki ancak sürükleyebiliyorum. Tuvalet ihtiyacım had safhada fakat kıymetli eşyalarımı bırakamıyorum. Bacaklarım çapraz, kollarım koparak Sağlam Turizm’in yazıhanesine vardım. Mucur’a biletimi aldım. Muavine eşyalarımı teslim ettikten sonra tuvalete koştum. (Babamın beni bu şekilde zor durumda bırakmasının kasti olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. İnsanların problem çözmesini istiyorsanız zorluklarla karşı karşıya bırakmanız gerekiyordu.) Sonra otobüsün yanına gelip muavinle yarenlik etmeye başladım. Sigaraya yeni yeni alışmaktayım. Cebimden bir Sipahi sigarası çıkartıp üç kibritle yaktım. Kendim olma yollarında emekleme halleri. Baba gölgesi olmadan ilk yanlızlık. Karnımı babaannemin kıymalı, domatesli yumurtası ve sabah kalkıp erkenden kızarttığı patatesler ile doyuracağımı hayallemeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüsle bir saati az geçen bir zaman sonrasında Mucur’a geldim. Kısa yolda defalarca durup dinlenerek eve vardım. Tanıdıklık hissi insanı sarıp sarmalayıveriyor. Kapıdan giriş, kümesten gelen tavukların sesleri, evin içi ve tam tahmin ettiğim gibi patates kızartması kokusu. Biraz erken yapılmış olsa da bekleyip yumuşamış kızartmaya da bayılırım. Lop yumurta yiyen tek aile ferdi olduğumun hatırlanması da güzeldir. Yaşama zevki verir. Evin giriş merdivenlerinde keyif çayı içerek bağlardaki ürünün durumunu sormak ve uyumaktansa ille de bağları gezmek bünyeye iyi gelir. Geldi de.. Bir hafta gayet yoğun çalıştım. Cevizlerin, armutların tamamını topladım. Erken olan elmaları da.. Hiç işçi tutmaya gerek kalmadan. Üzümlerin ve Amasya elmalarının olmasına üç hafta kadar zaman vardı. Bostandaki hıyar ve domatesleri toplayıp babaannemle turşu da kurduktan sonra İstanbul yolları gözükmeye başladı. Bavulun kapağındaki lastikli göze konmuş kayıt evrakları yoklandı. Mermerler turizm. Yine 302 Mercedes..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul, Ayhan dayımın evi. İtibar gayet iyi. Yeğen doktor olacak. 10 Eylül günü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne kayıt yaptırdım. Arka sokaktaki bir lokantada pilav üstü döner yeyip üzerine demli çayla beraber sigaramı tüttürdüm. Hayat fena değildi. Gerçi annem ayrılırken ağlamış, anarşik olaylardan dolayı korkusunu ayan beyan belli etmişti. O gün o saatte İstanbul’un en eski semtlerinden birisi olan Davutpaşa’da durum sakin ve güzeldi. Yahut bana öyle geliyordu. 11 Eylül günü alışverişe çıktım. Şımaracak kadar param vardı. Dedem işçi yevmiyesinden biraz azını, babaannem sattığı sirke paralarından tamama yakınını vermiş. Evinde kaldığım dayım da “aferin lan doktor” diyerek cebimi doldurmuştu. Kendime kadife pantolon (bunu daha çok komünistler giyerdi ama olsun), süet ayakkabı ve gömlek aldım. Zenginlik var, o gün de kebapçıda ziyafet çektim. Eve geldim, yengem aldıklarımı beğendi. Pantolon paçamı işaretleyip kısaltarak dikti. Mutlandım. Dayımın işten gelmesine bir saat kadar zaman vardı ve mahalleyi turlamaya eski arkadaşlarla köşebaşı sohbeti yapmaya çıktım. Taşınalı iki ay olmuştu ve dayım da bizim eski mahallemizde oturuyordu. Akşam ezanı okunmasına yakın babamın eski mesai arkadaşlarından bir assubay beni gördü. “oğlum dün akşam baban aradı mı?” diye sordu. “yoo” ladım. “Hadi evladım hemen eve git ve bu akşam da hiç dışarı çıkma, yarın erkenden kalkarsın” dedi. Son iki senemizde babam askeri hapisanede idarecilik yapmıştı. Korkak olmak temel işimizdi. Anarşiden bıkkın hallerdeydik. Koşarak eve gittim. Dayım gelmişti. Olanı anlattım ve babamı aramaya niyetlendik. Askeri santralların hiç birisi cevap vermiyordu. Sonra yine asker olan büyük dayıyı aradık fakat ona da ulaşamadık. Yemeklerimizi yedik, haberlerde olağan dışı bir şey olup olmadığına baktık ve çok geç vakte kalmadan yattık. Sabaha karşı dayım beni uyandırdı. “Kalk lan kalk ihtilal oldu” diyen sesini halen çok net hatırlıyorum. O vakitte kalktık, yengem fısıltıyla rabbiyesir* okumaktaydı. Televizyon seyredip gazoz içtik. Sabah sokağa ekmek kamyonu geldi. Terlik giyerek gidip ekmek aldım. Güzel bir Eylül sabahıydı. Babam ve yine onun gibi asker olan büyük dayım aradı. Aileden haber alıp rahatladık. Sonra gazeteci çocuklar geldi. Birbirinin aynı olduğunu bilsek de kucakla gazete alıp okuduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç günde normale yakın bir hayata döndük. Ben kalacağım bekar evini ayarladım. Bir vakfın gözetimindeki güzel bir teras katıydı. Orada kalanlardan ikisiyle tanışıp bazı özel eşyalarımı oraya taşıdım. 10. günün sonunda Mucur’a geri döndüm. Bağ bozumuna. Bu iş, dünyanın en yorucu, bir o kadar da zevkli işlerinden birisidir. Halen de o günlere dönüp vücudun limitlerini zorlama hayalleri kurar, dayanıklı olma özelliğimi o günlerde kazandığımı düşünürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlarca kilo üzüm keserek sandıklamak, kasalarca elma toplayıp kamyonet yüklemek, evde şırahanede üzüm çiğnemek gibi işlerle bir 10 gün de memleketimde geçti. Erken yatılan ve sabah ezanı ile kalkılan günler , tulum peyniri, taze üzüm ve domates ile yapılan kahvaltılar, yufka ekmek içine kavurma dürüm yapılarak yenilen öğle yemekleri. Bildik, basit, sağaltıcı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında yine cebim paralanmış olarak (dedemin yevmiyeleri, babaannemin elinde avucundakini cömertçe bana vermesi sayesinde) İstanbul’a doğru yola çıktım. Kocaman bir koli içerisine yerlestirdigim elma, ayva ve cevizi de yanımda götürüyordum. Yolluk olarak aldığım birisi peynir ve domatesli, diğeri kavurmalı iki yarım ekmek ile eski tip kola şişesine doldurulmuş ayran da otobüste ayaklarımın yanına koyduğum poşetteydi. Ekmeğin birisini Ankara molasında, diğerini de Düzce molasında yedim. Ayranı bitirdim. İki saat kadar uyku sonrasında sabahın ilk ışıkları ile İstanbul göründü. Aracımız Harem Otogarına uğradı. Sonrasında Altunizade yolu ile Boğaziçi köprüsü yönüne döndü. Tek köprülü dönemler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprünün üzerinden Avrupa yakasına doğru geçerken aniden artık çok yanlız olduğumu hissettim. Yeni gelinler neşe içinde düğünden ayrılırlar da koca evinin kapısından girecekleri an geldiğinde ağlamaya başlarlarmış. Ona benzer şekilde ağlamaya başladım. Haykırarak bir ağlama değil; sakince ama gözyaşlarının deli gibi akmasının engellenemediği bir ağlama. Yanaklarımdan süzülen ve çenemin altında gömleğime damlayan ve orada leke yapan gözyaşlarımı ve otobüstekilere çaktırmadan burnumu çekmemi mükemmel hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topkapı otogar hengamesi, cepteki paraya güvenilerek tutulan anadol marka bir taksi ve elimde kocaman koli ile bekar evine sabahın erken vakti inişim. Tezahürat ile karşılandım. Gitmeden önce tanıştığım arkadaşlar bana çok ilgi gösterdiler. Kahvaltı hazırladık. Taze ekmek, peynir ve lop pişmiş yumurta yedik. Elma soyup ekmek tahtası üzerinde çekiçle ceviz kırdık. Keyif çayı ile bunları da gövdeye indirdik. O gün akşama kadar aralıklarla ağlama isteği geldi. Akşamüzeri dışarıda yemek yeyip geldikten sonra iki kanatlı çelik dolabımı yerleştirdim. Yatağa çarşafımı serdim. Yastık kılıfını geçirdim. Terasta bir sigara içtim. Ertesi gün fakülteye adım atacaktım. Yenilikler hüzünleri silerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Rabbiyesir vela tüassir, rabbi temmim bil hayr.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-114841373348779614?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/114841373348779614/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=114841373348779614' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114841373348779614'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114841373348779614'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/05/ilk-ayrlk_23.html' title='İlk ayrılık'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-114781061976955906</id><published>2006-05-16T22:31:00.000+03:00</published><updated>2006-05-16T23:17:00.203+03:00</updated><title type='text'>Anadol Tarikatı-2.. Adamlar aşmış  abi</title><content type='html'>Kendimle konuşmayı  seviyorum. Bu konuşmalarda ruh halime göre değişen şekillerde hitap ediyorum. Kendime kızdıysam "koçum yine batırdın" gibi bir  cümleyi kullanırken,  hoşuma giden bir durumda "oğlum iyi becerdin" demeyi,  hayret içinde kaldığım vaziyette ise "abi bu nasıl iş yahu?" şeklinde tepki vermeyi tercih ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadol tarikatı yazısına  aldığım tepkilerden  ve özellikle  de  Okan  ve Hakan beylerle konuşup  yazıştıktan sonra kendime "abi  bunlar harbiden de tarikat galiba"  demeye başladım. Gülümseyerek. Tarikatın şeyhi  de Hakan bey olmalıydı. Acaba ekibi  nasıl ikna ederek tarikata katmışlardı?  Gizli toplantıların tutanaklarını tutan birileri  var mıydı?  Beklenmedik arızaları Anadol düşmanlarından gizleyecek ve her daim Anadol'u üstün gösterecek şekilde  mi yapılanmışlardı? Tarikatın liderlerinin oluşturduğu çekirdek kadro nasıldı? Şeyhe devamlı ulaşabilen ve sırra  vakıf olan kaç  kişi vardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar  Hakan bey bu şeyhlik konusu benim başımı ağrıtacak, demir parmaklıkların arkasına düşeceğim dese de bunları yazmalıydım. Gerçi benim de  bu tarikata dahil olmaya gönlüm yok değil  ama ille de aklıma gelenleri kelimelere  dökmeliydim. Oturup  konuşmalıydık,  ülkenin her yerinden Anadol hikayeleri  olanlar yazmalıydı.. Bunları  toplamalıydık. Şeyhin gönüllü yazar elemanı ben olmalıydım.. dım dım dım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamı gelecek.. Çok işimiz  var  çok..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-114781061976955906?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/114781061976955906/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=114781061976955906' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114781061976955906'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114781061976955906'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/05/anadol-tarikat-2-adamlar-am-abi.html' title='Anadol Tarikatı-2.. Adamlar aşmış  abi'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-114494505296666804</id><published>2006-04-13T19:15:00.000+03:00</published><updated>2006-04-13T19:17:51.386+03:00</updated><title type='text'>Radyo</title><content type='html'>Anneannemin İzmir’deki evi iki odadan ve kocaman bir terastan oluşuyordu. Her iki odada da duvara gömülü birer kocaman dolap evin yayıntısını kaldırma işlevini üstlenmişti. Terasın etrafında boylu boyunca çiçek ekili yağ tenekeleri diziliydi. Ev bir gecekonduydu. Tapu tahsis belgesi geliverse rahatlayacaktık. Terasın yanından merdivenle bahçe hizasındaki alt kata , yani mutfak ve tuvalet ile banyonun bulunduğu kısma iniliyordu. Üst kat sokaktan düz ayak girişli olsa da, ev çok eğimli bir arazide kurulduğundan böyle bir yarım kat ve erik ağacı ile ayva ağacının olduğu mini mini bir bahçeye sahip olunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyıya paralel yoldan şehir merkezinden Karşıyaka’ya giderken acımsı ağır bir koku ile genziniz yandığında, Halkapınar deresini geçiyorsunuz demekti. Stadyum yeni yapılıyordu. Derenin üzerindeki köprünün Karşıyaka tarafında dik bir eğim olduğundan, belediye otobüsleri köprüyü hızla geçtiklerinde arka tekerleri hafifçe yerden kesilir ve insanın karnında garip bir his oluşurdu. Tam bu sırada Piyale makarna fabrikasını sağımızda görebilirdik. Fabrikanın yanında daha da ilerilerde geceleri çok iyi aydınlatılan bir alan vardı ki otobüsteki vatandaşlar “Amerikalıların top oynadığı yer” olarak birbirlerine işaret ederlerdi. Makarna fabrikasını geçtikten az sonra da Bayraklı tren istasyonuna gelirdiniz.. İşte çocukluk yazlarımın geçtiği Çiçek mahallesine ve onun komşusu olan Çay mahallesine, tepeye doğru pıtrak gibi dizili gecekondulardan oluşan Alpaslan mahallesine buradan dönülürdü. Tren yolunu geçer geçmez solda karakol, sağlı sollu birkaç dükkan, kıraathaneler , bir döküntü doktor muayenehanesi, bir oto tamircisi , bir pastane ve nalbur önünden geçilir ve yolun sola döndüğü yerde kocaman yazlık sinemamıza varılırdı.. Ve oradan bakıldığında sarı boyalı ilkokulun hemen ilerisindeki yamaçta evimizin çatısı görünürdü. Bu yolun bir yanı kısmen ekilip biçilen kocaman bir alan olarak senelerce boş kaldı. Orası her türlü oyunu oynadığımız tarlamızdı. Ekili alanlara saygımız büyüktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evin girişinde sağda kalan oda misafir ve oturma odası, soldaki oda ise yatak odasıydı. İlkinde iki kocaman divan, bir muşamba kaplı masa, kapıdan girişte solda masanın üzerine denk gelen duvara raptedilmiş iki L demiri üzerine konmuş bir cilalı tahta üzerinde de Körting marka lambalı radyo göze çarpardı. Alt yarısında iki yuvarlak kocaman ayar düğmesi, bunların arasında çeşitli şehir isimlerinin ve frekansların yazılı olduğu kısım, üst yarımda ise ince örülmüş hasırdan sesin geldiği alan vardı. Radyoya yalnızken dokunmamız yasaktı. Bu sebeple olacak her yalnız kaldığımda ; önce masanın yanındaki tahta sandalyeye, sonra da masanın üzerine çıkar, bej etamin üzerine işlenmiş çiçek motifleriyle süslü radyo örtüsünü kaldırıp şehir isimlerini okuyarak hayallere dalardım. Sabah 07.30 ve akşam 19.00 haberleri vazgeçilmezdi. Dedem o saatlerde divan üzerine bağdaş kurar, bana radyoyu açmamı söyler ve etrafta konuşma olursa kızacağını belli eden ciddi bir yüz ifadesi takınırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyo açıldığında içinde yeşil bir ışık yanar, ayar düğmesinin yanındaki ışık da giderek daha parlak hale gelirdi. Isınması bir dakikadan fazla sürer, önce hafifçe sesler duyulmaya başlanır, sonra giderek yükselir ve netleşirdi.. Çok cumhuriyet, minimal demokrasi yıllarıydı. 1968 krizi atlatılmış, üzerine boykotlar, işgaller, öğrenci olayları, grevler derken muhtıra günleri gelip çatmıştı. Tercüman gazetesi alıyorduk ve general resimlerine bakmak çok hoşuma gidiyordu 9 yaşımın saflığında. Favori generalim 1. ordu komutanı Faik Türün, en babacan gördüğüm ise Semih Sancar idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir Fuarını da rahat gezebilmek için anneannemlere Ağustos ayı ortalarında giderdik. Babam bizi bırakıp görev yerine döner, okullar açılmadan gelip alırdı. Kula Mensucat Fabrikası dönemin en önemli sanayi kuruluşlarındandı. Rahmetli dedem de bu fabrikadan emekliydi. Kırklı yılların sonlarında fabrikanın Kula’dan İzmir’e taşınması ile evini taşımış, oradan da emekli olmuştu. Kısa boylu, kalınca yapılı, ince bıyıklı, saçları önden hafifçe seyrelmiş sakin bir adamdı. Demokrattı. Sekiz yaşımı doldurduğum sene, beni karşısına oturtmuş, 27 Mayıs İhtilalinde, Halk Partili komşularının evin kapısında davul zurna çaldırdıklarını, kendini tutup dışarı çıkmadığını anlatmıştı. Sonra da inat etmiş Demirel’e oy vermişti. Milliyetçi bir yanı da vardı. Kıbrıs Türk vatanıydı. Türk kalmalıydı. Bana mahallece toplanıp “Ya taksim, Ya ölüm!” diye yeri göğü inlettiklerini de anlatmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ağustos günü , 1972 olmalı, öğle sonunda eve geldim. Kapı açıktı.Yatak odasından anneannemin horlama sesi geliyordu. Annem ve benden yedi yaş küçük olan kardeşim komşuda, dedem de camide olmalıydı. Oturma odasına girip sandalyeyi çektim, masanın üzerine çıktım. Radyonun üzerindeki etamin örtüyü alıp kenara koydum. Fişinden çıkarttıktan sonra kucaklayarak masanın üzerine indirmeye çalıştım. Anteni unutmuştum. Elimi arkasına sokarak anten telini de kurtardım. Anten bildiğimiz kolay bükülebilen demir telden yapılmıştı. Uçurtma çıtası gibi altıgen köşe oluşturacak şekilde ortadan birbirine geçirilmiş çıtaların üzerine sık aralıkla kısa cam çivileri çakılmış, tel bu çivilerin etrafından geçirilerek içiçe altıgenler halinde anten oluşturulmuştu. Daha sonra koca radyoyu masa üzerine koydum. Kendim aşağıya atladım. Aleti yakından incelemeye başladım. Önce üzerinde yazılı şehirleri sanki ezberler gibi defalarca okudum. Atina’dan Kahire’ye, Bükreş’ten Sofya’ya kadar değişik şehirleri hayal etmeye çalıştım. Sonra gövdesini incelemeye başladım. Etrafı ceviz ağacından olmalı cilalı mobilya tarzıydı. Arkasında açık renk kontraplaktan bir kapak vardı. Üzerinde markası olan Körting basılıydı. İthalatçı firmanın adı ve adresi de yazılıydı. Mutfağa gittim. Sivri uçlu bir bıçak bularak odaya döndüm. Koridorda anneannemin uyuduğundan emin olmak için yatak odasına kulak kabarttım. Asayiş tamamdı. Arka kapağını köşelerdeki dört vidayı gevşeterek açtım. Vidaları kaybolmasın diye, pencere önündeki boş kül tablasına koydum.. Radyonun içi hayallerimden çok farklıydı. Lehimli bazı parçalar ve birisi büyük digerleri daha küçük lambalar ve tellerden oluşuyordu. Sıkıcıydı. Sadece dikkatimi çeken ayar düğmesinin arkasındaki makara ve iplik sistemiydi. Elimi yukarıdan doğru uzatıp ayar düğmesiyle oynadım, makara döndü, ayar çubuğu yer değiştirdi. Gülümsedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ciddi risk almıştım ve asla yakalanmamam lazımdı. Cami çok uzakta değildi ve dedem kahvede takılmadıysa şimdilerde kapıyı çalardı. Vidaları takarak arka kapağı yerine raptettim..Tekrar masanın üzerine çıkarak radyoyu yerine yerleştirdim. Yine elimi arkasına uzatarak antenin ucunu yerine taktım. Örtüyü örttüm. Masadan divana atlayıp karşıdan baktım. Her zamanki gibiydi. Sonra divana yattığım yerden radyoyu görebilecek pozisyonda uzandım ve elime kitabımı aldım. Milliyet çocuk klasiklerinden mavi ciltli bir kitap. Derken dedem geldi. Kalbim deli gibi çarpsa da sakince karşıladım kendisini. Okuduğum kitabı sordu. İkindi namazına onunla gitsem iyi olacağından bahsetti. Akşama gitmeye söz verdim. Başımı okşadı. Akşam namazına gidersem eve daha geç girmeme izin vereceğini biliyordum.&lt;br /&gt;Kimse o evin en kıymetli aletini indirip açtığımı bilmedi. Yıllar sonra, iş-güç sahibi olup, kendilerine itirafta bulunsam da kimse inanmadı. Hayatımın “mükemmel suç” larından biriydi. Halen cinayet ya da soygun filmlerini seyrederken kendimi polisin degil, katilin ya da soyguncunun yerine koyar, yakalanmaması için neler yapması gerektiğini düşünerek eğlenirim. Ne de olsa benim portföyümde mükemmel bir cürüm var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıralarda kendi evimizde transistörlü bir radyo vardı. Sesi lambalı radyo gibi gür olmasa da yeri sabit değildi en azından. Pille çalışıyordu, anten gerektirmiyordu. Sabahtan başlayarak radyo elimde, evin içinde geziyordum. Hemen her programı dinlesem de asıl merakım, aranjman da dediğimiz türkçe pop şarkılarını dinlemek ve devam eden tiyatro eserleri şeklindeki çocuk bahçesi programını takip etmekti. Yine o dönemde, Cumartesi ve Pazar günleri canlı eğlence programları olurdu. Zamanın meşhur sunucuları stüdyoda toplanmış ahalinin önünde TRT türkçesi ile, üniformasını üzerinden çıkaramamış, sıkıcı eğlence programları sunarlardı. TRT orkestrasında ritm sazda Atilla Mayda vardı. Bunu herkes bilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam 1973 senesinde gittiği uzun bir görevden dönüşte bir küçük transistörlü radyo getirmişti. O zaman dünyalar benim olmuştu. Üzerinde yuvarlak iki düğmesi olan , yanında taşıma ipi bulunan şirin mi şirin bir radyoydu. Giriş katında oturduğumuz evin, hiç de küçük olmayan bahçesindeki kayısı ağacının altında serili kilim üzerinde oturur, kulağımda radyo ile uzaklara bakarak dalar giderdim. Akşam haberleri öncesinde fasıl programı olurdu. Evsahibimizin küçük kızı, aşkım, dul ve bir çocuklu Nevin bu saatlerde beni çağırırdı. Radyomu kapar giderdim, kilimin üzerinde oturup beraber fasıl dinlerdik. Bütün şarkıları bilirdi. Kısık sesle eşlik eder, sigara içer, bana büyük adammışım gibi bir şeyler anlatırdı. Bu esnada iki yaşlarındaki kızı da ayaklarımızın dibinde toprakla oynardı. Benden on yaş büyüktü. Nevin’i seviyordum. O ise durmaksızın sevgilimin olup olmadığını sorarak beni utandırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklım erdiği anlardan beri hep etrafımda radyo oldu. Üniversite imtihanına çalışırken radyomun sesi hiç susmadı. Okulda, ihtisas sınavına hazırlanırken, araç kullanırken, ya da dikkat gerektiren herhangi bir iş yaparken kulağımda hep radyonun sesi olsun istedim. Oldu da. Son dokuz senede mikrofonun diğer tarafındayım. Haftada bir de olsa. Konuşabildiğim sürece de radyo programcılığına devam etmek isteğindeyim. Günün birinde geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısındaki siyasi olaylar ile o anlarda dinlenen müzikleri harmanladığım bir program yapabilirsem radyo dünyamın en üst noktasını yakalamış olacağım. Sanırım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-114494505296666804?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/114494505296666804/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=114494505296666804' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114494505296666804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114494505296666804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/04/radyo.html' title='Radyo'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-114139420836238057</id><published>2006-03-03T15:50:00.000+02:00</published><updated>2006-03-03T15:56:50.880+02:00</updated><title type='text'>Seydi Efendi</title><content type='html'>Ortadan az kısa  boyu vardı. Bembeyaz saçları hiç dökülmemiş, adeta yıllarla daha da sıklaşmış,  kirpi gibi havaya dikilmişti. Griye çalan mavi gözleri, güzel ama derin çizgilerle geçmişte yaşanan dertleri gösteren bir yüzü, dudağını örtmeyen ve üzerinden haftada bir makine ile kısaltılan bıyıkları vardı. Dizlerinin hemen üzerinde biten kurşuni bir önlük giyer, kalın tabanlı siyah istihkak ayakkabısının içinde elde  örülmüş sarımsı beyaz yün çorapları göze çarpardı. Elli yaşındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletimiz  hem doktorunu hem de halkını muhabbet ile bağrına basıyordu. 1986 idi  ve iş garantisi  ile  mecburi  hizmete yollandığımızda şükran hisleri ile dolmuştuk. Maaşımız, lojmanımız, sağlık ocağımız, lambrili doktor  odamız, ayda bir hafta kadar çalışan willys marka jipimiz, aşı takip formlarımız, doğum kontrolü ile vazifeli ebelerimiz, fırlama bir tıbbi  sekreterimiz  ve sabah akşam kapıyı  tıklatıp,  saygı  ile içeri  girerek “çay dökeyim mi?” diyen  Seydi  efendimiz vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Vatandaş derdine derman olmasa da doktorunu karşısında  görmekten mutlanıyordu. İlacını yazdırıyor, muhabbet  ediyor, rapor  alıyor, bazen de  kayınvalidesinin sırtını dinlettiğini söyleyip çevreye karşı vazifesini  yaptığını beyan edebiliyordu. Okey oynamak için vakit  çoktu. İyi  aile çocuğu  doktor ilk  oyunlarında taş takibi yapamaz   ve çevreden “asker bavulu gibi düştün taşı”  yahut  “ Çankırı’ yı Çorum’a bağladın hocam” şeklinde   alaylara maruz kalırdı. Semtin kahvesinin sahibi “hocamın çayı benden”  dediğinde ertesi gün  Ativan yazdırmak için ocağa  gelecek demekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seydi  efendi hayata geç başlamıştı. Yaşıtlarından iki sene sonra başladığı ilkokulu netameli  şekilde bitirmiş, ortaokula gitmeyi tövbe düşünmemişti. Zaten yaşı büyük olduğundan  bağ  bahçe  işleri  ile,  gündelikçilik ile hayata  ortasından dalmıştı. Askerlik sonrası da  benzeri  işlerde vakit geçirmiş,  kendi tabiri ile “kimse kızını  vermeye yanaşmadığından” kırsal bölge için oldukça geç bir  yaşta,  otuzunda,  evlenmişti..  Sıra  ile çocukları  doğmuş,  onlar  da  hayata  kenarından tutunan, sakin ve hırsı  az, eğitimleri  müşkül elemanlar  olmuşlardı. Ortak özellikleri şükretmeleriydi. Seydi  efendi kırk yaşına yakın zamanlarda  devlet memuriyetine başvurmuş, ümitleri tükenmeye yakın bir zamanda kurtuluş kapısı  olarak gördüğü bu mevkiye gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Eskiden hademe  denirdi,  şimdinin "hizmetli"  lerine.  Aralarında uyanık olmayan sadece Seydi  efendi  idi. Sonraki senelerimde gerek sağlık ocaklarında, gerekse devlet hastanelerinde gördüğüm bütün hizmetliler alemin balını emmekle vazifeli  kişilerdi. Arabası  ile kaçak taksicilik  yapandan, serum takıp  enjeksiyon yapana,  hasta ziyaretçilerinden küçük hizmetler karşılığı nazikçe bahşiş koparana,  çorap mendil pazarlayana kadar çok değişik hizmetli tipleri  ile karşılaştım. Bir büyük hastanenin efsane hizmetlilerinden birisi ise  beş katlı apartmanının kirasını yerken,  bir yandan  kaçak taksicilik yapmakta, parası biten doktorlara faizsiz  borç vermekte ve varoşlardan birinde poliklinik işletmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seydi efendi emekli  olabileceğini  düşünmüyordu. “doktor  beyim ömrümüz yetmez emekli olmaya” diyor,   bunu da  devlet kapısında  vazifeye geç başlamasına bağlıyordu. Yaz  kış  aynı  ceketi ve pantolonu giyiyordu.  Soğuk havalarda gömleğin içine boğazlı kazak giyerek poyrazı kesmeye çalışıyordu. Parasını gömlek cebinde taşıyor, ellerini pantolon yan ceplerine sokarak yürüdüğünde ceketinin etekleri yukarı kalkıp, pantolon arka cebindeki beyaz namaz takkesi  ile dişleri eksik tarağı görünüyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-114139420836238057?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/114139420836238057/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=114139420836238057' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114139420836238057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/114139420836238057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/03/seydi-efendi.html' title='Seydi Efendi'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-113856716392673123</id><published>2006-01-29T22:29:00.000+02:00</published><updated>2006-02-01T16:16:44.983+02:00</updated><title type='text'>Unlu Mamuller</title><content type='html'>Çocuk gözlerinin ziyadesi ile ilgisini çeken bir manzara da fırın işçilerinin una bulanmış şekilde un çuvalı taşımalarıdır. Gecenin bir vakti fırına yanaştırılan kamyona, arka ya da yan kapaklardan birisi açıldıktan sonra , bir kalın rampa tahtası dayanır ve sırtına yan dikişleri açılmış bir çuvalı giyecek niyetine alan işçiler un çuvallarını taşımaya başlarlar. Çuvalların ağır olduğu her hallerinden bellidir. Hareketleri yavaş ve ölçülüdür. Taşıma işi ilerledikçe de una bulanmış bembeyaz adamlar haline gelirler. Mahalle fırınlarında değişmeden devam eden bir gelenek de un deposunun yanındaki odada bulunan ranzalar ve burada kalan devamlı işçilerdir. Şehrin insanları uykularının en tatlı zamanında iken kalkan bu işçiler unu ve suyu karıştırır, mayalar ve pişmeye hazır hamur haline getirir. Tartılarak pişirilecek hale getirilen hamurlar, her biri 10-12 hamur alan, tabanına bez serilip un serpilen tahtadan hamur taşıma sandıklarına dizilirler. Ekmeğin tipine göre yuvarlak ya da uzun olan bu hamurlar fırına atılmadan önce kürek tabir edilen saplı tahtalara sık ara ile dizilir, iyi pişmesi için de yağlıboya fırçası marifeti ile üzerleri ıslatılıp, keskin bir bıçak parçası ile çizilirler. Nar gibi kızaran ekmekler daha geniş ve kısa saplı başka bir tahta kürek ile fırından çıkartılıp, mermer tezgaha doğru kaydırılır. Kısa müddet dinlendirilmeyi takiben de tahta ekmek sandıklarına usulca dizilir. Her aşaması insanın ağzının suyunu akıtan bir süreçtir. Şimdinin fırınlarında üst üste dizili delikli tepsilerde döne döne pişirilen pofuduk ekmeklerin, o zamanın ekmek lezzetine yetişme ihtimali de çok zayıftır doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluk çağlarımızda mahalle aralarındaki fırınlarla yakın ilişkimiz vardı. Özellikle mahallin çocukları her gün en az bir kez fırına uğrardı.. Baba gelmeden taze ekmek almak için olsun, misafir geldiğinde ya da sabahları hamur almak için olsun evin çocuğu ille de fırına yollanırdı. Söylenerek de olsa gidilir, dönüşte ekmeğin kıtır ucu kopartılıp yenerek intikam alınırdı. Kahvaltılıkların bol ve rahat ulaşılabilir olmadığı zamanlarda da insanlar doymak zorundaydı.. Bu günlerde bir çok anne sabahtan çocuğunu eline bir çinko tabak vererek fırına yollar ve iki hamur almasını söylerdi..Ben ekmek ile hamurun birim fiyatının aynı olmasına içerlerdim. Annem ise “normal yavrum, mühim olan unu, suyu, mayayı karıştırıp hamuru yapmak, pişirmeyi herkes becerir” derdi. Eve gelen ekmek hamuru anne tarafından küçük parçacıklara ayrılır ve yağda kızartılırdı..Anne iyi günündeyse de hamurları halka yaparak kızartır ve kızarmış açma (tabii insanların aklına donut geliyor şimdiki zamanda) şeklinde servis ederdi. Zeytin, beyaz peynir, domates ve salatalık katık edilerek afiyetle yenirdi. Fazla kilonun dert edilmediği, gövdenin doyurulmasının öncelikli düşünüldüğü zamanlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine mahalle fırınlarına “tepsi yollamak” diye bir hadise vardı. Evde hazırlanan börekler, baklavalar, tepsi yemekleri üzerleri gazete ile örtülerek evin çocuğuna verilir ve “bunu fırında pişirtip getir bakalım” denirdi. Fırına gittiğinizde tepsinizi teslim alan fırıncı üzerinde numara olan küçük kağıtlardan birini size verir, aynı numara yazılı diğerini de tepsinize koyardı..Bu önemliydi, numara tutmazsa tepsini alamazdın. Fırına giderken mahalle arkadaşlarından birisi çağırılır, çivili futbol sahası onun eline tutuşturulur, böreğin pişmesi beklenirken fırın civarında bir evin basamaklarına oturularak bozuk para ile futbol maçı yapılırdı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle ayın ilk Pazar günü, babanın da keyfi yerinde ise evde pide harcı hazırlanırdı. Kıyma, soğan, domates, biber ve baharattan oluşan harcı, ebeveyn evde hazırlayıp, bir saat kadar dinlendirdikten sonra, evin çocuğuna kapaklı emaye bir kapta verirler ve kendi belirledikleri sayıda pide yaptırıp getirmesini söylerlerdi.. Pidenin lezzetli olması için iki ana nokta dikkatten kaçmamalıydı: Birincisi et biraz da olsa yağlı olmalı, ikincisi de cimri davranılmamalı, her pideye belli miktar harç düşmeliydi. Bazı günler tam kapıdan çıkarken misafir gelir, baba çocuğun kulağına eğilerek sekiz adet değil de oniki adet pide yaptırmasını söylerdi.. Buna fırıncı kızar, pidelerin kuru olacağını söylerdi. Ama yokluk zamanları kimse kimseyi kırmazdı. Beyaz kağıda sarılı az malzemeli pideleri alıp eve koşardık. Biraz buruk. Misafir bulduğunu yesindi amma, bizim de boğazımızdan zor geçerdi kupkuru pideler. Yoğurdumuz boldu. Dayanırdık. O vakitler çoğu fırında iki çeşit ekmek olurdu. Yuvarlak ekmekler daha bir kizarmis, daha piskin olurdu. Uzun ekmekler ise yarım ekmek içine “ne bulursan” koymak için iyiydi.. Bazı lüks semtlerin fırınlarında beyaz baton ekmekler olduğunu da bilirdik, lakin ekmeğin dahi kolay tüketilemeyen cinsten seçilmesinin adet olduğu senelerdi.. Son onbeş sene içinde fırınlar şekil değiştirdi. Alışageldiğimiz, Kardeşler Ekmek Fırını, Ortaklar Fırını, Yeşil Rize Fırını gibi isimler değiştiği gibi, fırın lafından da vazgeçilerek “unlu mamuller” denmeye başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceleri hoşumuza gitti. Nasıl da güzel avrupaileşiyorduk.. Açık renkli tahtadan pırıl pırıl raflar, temiz giyimli tezgahtar kızlar, daha önce aklımıza bile getirmediğimiz, cevizli, zeytinli, ayçiçekli, susamlı ekmekler. Flört seneleri uzunca sürdü. Hemen her semtte bir unlu mamuller dükkanı açıldı. Kahir ekseriyet yine Karadenizli girişimcilerdeydi. Bu dükkanlar giderek pastane fonksiyonu da görmeye başladılar. Önce poğaça ve simit çeşitlerini , ardından kurabiye cinslerini ve kuru pastaları ve son senelerde de klasik pastaları satışa sundular. Öyle ya un vardı, pişirecek yer de.. Neden olmasındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama olmadı.. Pastaneleşen fırınlarda ne ekmekler eskisi kadar pişkin ve doyurucu, ne pideler mis kokulu, ne de kurabiyeler ve pastalar lezzetli olabildi. Kimileri “bu yoldan dönmem and içtim” dercesine musait bir kenara iki masa, bir meşrubat dolabı, bir çay aparatı koyarak semt pastanesinin rakibi olma işini abarttılar. Lakin bu dükanlarda hiç bir zaman liseli aşıklar buluşmadı. Öğretmenlerinden kaçan ergenler loş kısımlarında sigara tüttürmedi. Misafirliğe gidenler “tatlı tuzlu karışık bir kilo kuru pasta” deyip, rafyalı güzel paket yaptırıp almadılar. Acelesi olanlar, yola çıkanlar, semtin yabancıları, herşeyi fiyatına bakarak değerlendirenler ekmek dışındaki mamullerin müşterisi oldular. Ağız tadına dikkat edenler ise pastanelerine temelli donus yaptilar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simit mağazaları birbiri ardına açıldıktan sonra, pazarın büyüklüğü fırıncıların dikkatini çekmiş olmalı ki değişik katıklarla tadlandrılmış simitler de çıkartmaya başladılar.. Kendi adıma pastayı pastaneden, ekmeği fırına benzeyen yerlerden, simidi ise sokak satıcısından almayı tercih ediyorum. Hele de vakit gün inme zamanı, sokak satıcısı bağırmaktan sesi kısılmış zayıf bir adam, simit gerçek istanbul simidi ise. Az ileride önünde hasırlı sandalyelerde oturulan bir çay ocağı varsa. Çayı da küçük bardaklarda ve kırmızı beyaz porselen çay tabakları üzerinde getiriyorlarsa.. Bu coğrafyada yaşamaktan neden memnun olduğumu düşüne düşüne çayı simidime, hepsini de hayallerime katık ediyorum..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-113856716392673123?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/113856716392673123/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=113856716392673123' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/113856716392673123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/113856716392673123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/01/unlu-mamuller.html' title='Unlu Mamuller'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-113650192865716349</id><published>2006-01-06T00:57:00.000+02:00</published><updated>2006-01-08T14:58:09.326+02:00</updated><title type='text'>Bir filim ve uyandırdığı hisler</title><content type='html'>Organize işler filmini seyretmeye gittik dün akşam.. Bir çok insanın aksine, kahkahalarla gülmeye gitmedim.  Fragmanlarından gördüğüm manzaraların aşkıyla, çocukluktan kalan bellek izlerimin peşine gittim.  Tam da düşündüğüm gibi oldu. İlmek ilmek çocukluğumdan kalan İstanbul'um ve insanlarından oluşan bir örgüydü.  Sıvası dökülmüş eski apartmanlar, bina altından girilen otoparklar.  Ve sokakta yetişmiş kendine özgü gerçek insanlar. Gerçek  amerikan arabalari.  Hurdaliklar.  Hep saha kenarindan seyrediyor gibi içinde yolculuk ettiğim güzelim İstanbul’u numarali tribünden seyreder gibi yukaridan seyretme ayricaligi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluk mahallelerimizde hep Asım abiler oldu.  Hiç zararlı gibi değildiler.  Babam “uzak durun şu adamdan” dese de kafamı okşayarak "ne haber lan kıvırcık marul" diyen ağır abilerle hep gülümseyerek iletişimde bulundum.. Mahalle savaşlarinda beni korudular. Ben de onların "lan kıvırcık kap gel bir samsun bakkaldan hadi" demelerine itaatle karşılık verdim. Mahallenin aile babaları erkenden işe gider , hava kararırken işten dönerken; bu elemanlar, genellikle bodrum katta yanlız annesiyle oturan (biraz da hain evlat ökkeş karışıyor burada konuya ama serbest cağrışım deyip devam ediyorum) öğlene dogru evden çıkan tiplerdi.  Tabii ki çıktığı anda sigara yakan ve kaldırıma ayakkabısını dayayıp paçalarında toz varsa silkeleyen, bakkalın önündeki tahta sandığın ya da mahalle kıraathanesinin önündeki sandalyenin uzerinde oturarak kafayi açmaya çalışan abilerdi.  Arka arkaya espri yapan, gelen geçene yanlış yapmaması için ters ters bakan, çay bardağının altinda tabak tutana "ibne misin oğlum, elin mi yanacak?" diyen ve ille de sokaktaki camlardan birinde yan gözle izlediği sevgilisi olan abilerdi.. Bazı geceler çişe kalktigimda camdan bakardim sokağımıza..  Sabaha yakın saatlerde bu abilerden birisi  sallanarak sokağa girer, titrek sokak lambasının altında bir müddet durur, cebinden birşeyler çıkartıp bakar, sonra evine doğru yürürdü. Kimi gecelerde komşu evlerden birinin önündeki çöp variline birsey atar ve sonra evine girerdi.. Sabah erkenden çöpçüler gelmeden gidip ne attığına bakardım.  Aslında bilirdim de onun boş cep kanyağı şişesi olduğunu; yine de bakardim.. Akşam üzerleri sokakta genç kızların ip atladığı ve bıyık burmanin da erkekler arasinda yaygın olduğu bir dönemdi. Kahvede okey oynayan, akşamları köşebaşlarında kendilerine benzer birileri ile kısık sesle muhabbete giren bu abilerle hiç alıp veremediğim olmadı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkeyi baştan başa gezip yeniden İstanbula döndüğümüz senelerde ben lise çağlarına gelmistim ve ilkokul arkadaşlarımdan bazıları illegal abi olma yoluna girmişlerdi.. Onlardan çalınan arabaların hangi mahallede kimlerle temasa geçerek bulunabileceğini, kıymetli radyo teyplerin ne kadar ucuza alınabileceğini, hangi abinin yoluna çıkmamak gerektiğini sırasıyla öğreniyordum. Beraber sigara içiyorduk tek tük. Yok kalın sigaralardan içmedim. Maltepe. En at dışkısı kokanından..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesleğe atıldıktan sonra başka adamlarla da tanıştım. Az konuşan, kaş-göz hareketleri ile işlerini halleden abilerdi. Tek kelimelik cumleler kuruyorlar, güçlerini seslerinin kısıklığından alıyorlardı. Arabaları siyah, elbiseleri siyah, sakalları sık ve birkaç günlük oluyordu. Acımasız olduklarını da duyuyordum.. Benim ilişkim daha çok yaşlı yahut yatalak aile efradı ile ilgilenmek olduğundan herhangi bir korkum da yoktu. Evden  çıkışta verilen zarflar kalın oluyor, yine çok az konuşan şoförlerin kullandığı BMW lerle alındığım yere geri bırakılıyordum. Abinin evinden çıkarken kendisi ile kısaca bir karşılaşıyor ve “doktor kardeşim selametle git” sözünü duyuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve mahallenin yitiklerini de izledim yıllarca. Gösterişsiz, kendi başlarına iş yapamayan, 51 oynarken dahi rütbece yüksek bir abi geldiginde hemen kalkıp yerini ona veren adamcıklardı bunlar.. Zekaca orta, karakter olarak bağımlı, bedenen zayıftılar. Haplanıp açık pencere işine çıktıklarını söyleyenler de vardı ama görmedim, bilmiyorum. Tekel birası tercih ettiklerini, sigara sardıklarını, düğünlerde evsahibini kafalayip bol bol yemek yeyip rakı içerek sızdıklarını ise ismim gibi bilirim.  Bıyıkları gür olmayan, saçları düzensiz uzamış, kirli tırnaklı ve genellikle üzerlerine bol gelen paltoları senelerce giyen bu elemanlar yanlarında mutlaka “emanet” adını verdikleri sustalı çakı ya da başka çeşit bıçaklar ve muşta taşırlardı.. Kavgaya korkmadan girer, yaralanmalarını, kafa ve kol kırılmalarını aylarca bakkal önü muhabbetlerinde hikaye ederlerdi.. Terkedip gitmiş bir baba, yarım başörtülü çalışan bir anne ve zaman zaman ölesiye bağırıp çağırdıkları bir kız kardeş tablonun diğer bileşenleriydi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organize işler filminin  hafızamda uyandırdıkları bunlar... Bir de aklıma gelen: 8-9 sene önce böyle bir mahallede ev hastasına gitmiş, benzer bir otoparka arabamı bırakmıştım. Çevrede takılan tipler, otoparkın sahibi, ortalıktaki çocuklar beni ayrı bir dünyaya gelmişim gibi etkilemişti. Tamam itiraf ediyorum: korkudan altıma etmiştim.. Oradan çıkarken arabayı herhalde kaybettim ama kendimi kurtarayım bari demiştim. Neyseki gittigim evin sahibine durumu açıklamayı düşünebilmiştim de; o da yirmi yaşlarındaki oğlunu oraya yollayıp “araba bizden” dedirtip beni ruhsal yükten, güzelim italyan tipo arabamı da adamlardan kurtarmıştı. Hatta otopark parasından da yırtmıştım. Burası İstanbuldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-113650192865716349?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/113650192865716349/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=113650192865716349' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/113650192865716349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/113650192865716349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2006/01/bir-filim-ve-uyandrd-hisler.html' title='Bir filim ve uyandırdığı hisler'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-113396377272768555</id><published>2005-12-07T15:52:00.000+02:00</published><updated>2005-12-07T15:56:12.743+02:00</updated><title type='text'>Duvar Üzeri</title><content type='html'>Bazen  çocukluktan ilk gençliğe adım attığımız  çağlarda ne  kadar bol vaktimiz olduğunu hatırlarım. Orta  yaşlı olmanın hüznü  bünyede etkili olmaya  başladığından  beri  de bu hatırlama periyotları  sıklaşıyor. Hayallere  daldığım anlarda,   30 sene  önceki o  günlerin yavaş olduğu kadar keyifli  olduğunu da düşünmeden geçemem. Sabah erken çıkılan eve, hava kararırken dönme serbestisinin, nasıl bir  özgürlük hissi  olduğunu ,  şimdilerde çocuklarımla  mobil telefon bağlantısı kesildiğinde hissettiğim huzursuzluk anlarında  anlamaktayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon istiklal marşı ile açılır ve kapanır. Sobalar  ekim ortasında kurulur. Baba  o yıl erkenden odunu,  kömürü  depolayabildiyse  gururla gerinir. Çocuklara yılda  iki  mevsim giyecek alınır;  eskimeden tövbe olsun,  yenisini  düşünen olmaz. Mahallede  alamancı  çocuklarından başka futbol topu olan  bulunmaz.  Eksik  uyaran  düzeyi  de dokuztaş, dama, hatta üçtaş oyunlarını dünyanın en zevkli işi  haline  getirir.  Futbol   vazgeçilemez bir aktivitedir.  Tatil aylarında güneş  fazla  yükselmeden sokağa çıkılır, gün batarken de dönülür. Okul zamanı ise evin sokağına dönerken kravat gevşetilir, ceket  sırta alınır  ve çanta evden girer girmez hole fırlatılacak şekilde eğreti tutulmaya başlanırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaş  dönemini  Adapazarı ve İzmit şehirlerinde,  hep de bahçeli evlerde oturarak  geçirdik. Her bahçemizde  de hasadı ev sahibiyle  beraber yapılan  bir ya da daha fazla  meyve ağacımız mutlaka oldu. Toplam üç evde oturduk. Bir  ev sahibimiz akşamcı,  ondan sonraki  hacı,  nihayet sonuncusu  bir laz  müteahhit idi. Bu sonuncu   amcanın benden 11 yaş  büyük, evlenip 3 senede  boşanıp baba evine dönmüş, bir  çocuklu kızı Nevin e aşıktım. Sırf mutlu olsun diye 2 yaşındaki çocuğuna bakar,  çocuğu kucağımdan ona verirken olan kısa tensel temastan ve inatla abla demeyip “sen” diye hitap ettiğim Nevin’in kokusunu içime çekmekten  mutluluk duyardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bahçeli  evde oturuyor olmak,  kanı damarlarında  hızla  dolaşmaya başlamış ergene ruh verir. Giriş  katında  oturmak  ise  bambaşka bir keyiftir. Evin dışarı  açılan her penceresi  ve  balkonu  bahçeye atlamak için  zevkle kullanılır.  Acilen futbol oynamaya çağırıldığınızda  da balkondan önce Raf  marka bez ayakkabılarınızı  atarsınız, arkadan kendiniz aşağı atlarsınız. Bahçe  duvarı üzerinden   bir elinizi eksen yaparak, diğer elde bağcıklarından tutulmuş pabuçlarla  iki  ayağınızı aşırarak  atlar  ve kaldırım üzerinde ayakkabılarınızı giyerek bağlarsınız ve  top sahası adını verdiğiniz  arsaya doğru  topuklarsınız. Yaz günleri  en az  iki maç  yapılır. Acıkılır.  Anne camdan ne  uzatırsa o yenir. Cami şadırvanlarından su içilir;  cami hocasının  kuran kursunu aksatmamanız gerektiğine dair sözleri  efendice dinlenir. Okul zamanı ise, okuldan gelir gelmez  takım kurulup  maç yapılır, sonrasında  mahallenin duvar üzerlerinde takılarak vakit geçirilir. Haftalık  günüyse  Elvan yahut Ankara  gazozu yudumlanır. Diğer  günlerde komşu bahçedeki musluktan veya  etrafı  sulayan bir  komşunun  hortumundan  kana kana su içilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar üzerleri sosyalleşmenin simgesidir. Kimin,  hangi  evin duvarı  üzerinde takılacağı az  çok  bellidir. Gruplar zaman zaman dağılıp bir kaç küçük değişiklik  ile  duvarlarına dönerler.. Akşamın inmeye başladığı  saatlerde samimi  arkadaşlar daha birbirlerine sokulur, gelen geçen hakkında  yorum yapmaya başlarlar. Güzel  kızlara  mutlaka bakılır. Diğer  mahallelerden gelen  çocuklar göz  süzerek tehdit edilir.  Fazla  güçlü  gözüküyorlarsa bulaşılmaz. Akşamın indiği  saatlerde  çalışan abla  ve ağabeyler  ile babalar dönmeye başlar. Bu  sırada  annenizden  ilk uyarı gelir. Camdan bağırarak eve gelmenizi söyler. Tamam deseniz de önce bir  mont ya da kazak atmasını istersiniz. Az daha bekleyesiniz  vardır. Konuşmalar derinleşir. Mahalle  aşkları, Hollanda’dan gelen dergiler,  okuldaki memeleri erkenden büyüyen  kızlar konuşulur.&lt;br /&gt;Bazen duvarda takılanlardan birinin ilgilendiği kız sokaktan geçer. Duvar  önüne geldiğinde  durup  iki  laf ederse aşıklısı  havalara  zıplar. Duvar  üzerinde sinyali alan tüy bıyıklı ergen, ertesi  gün mutlaka evden erken çıkacak ve o kız   ile  yolda tesadüfen karşılaşmış gibi yaparak  yanında  okula kadar  yürümeye çalışacaktır. Nasip kısmet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşten eve gelen  babalar ciddi ve yorgun görünüşlüdür.  Çoğunda  o zamanın modası  reglan kollu pardesüler,  bazılarında fötr şapka,  nadiren de ellerinde  baston şemsiyeler vardır. Tam bu saatlerde başı arkadan bağlı teyzeler akşam yemeği öncesi son alışverişlerini yaparlar. Emaye tabaklarla bakkaldan yarım kilo tepsi yoğurdu alıp gelmenin, tenekeden tahta kaşıkla alınarak yağlı kağıt üzerine konup tartılan açık  Vita  yağı kullanmanın normal olduğu zamanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla  zaman geçmeden sokak lambaları yanar. Koyu yeşil ya da siyah direğin ucunda  kıvrık bir  bölüm, bitiminde de yuvarlak,  ayna adı verilen,  içi  beyaza  boyalı dairevi kısım ve onun da ortasında ampul. Sokak lambası denince  titrek  100 mumluk ampuller  akla  gelmeli;  şimdiki gibi aydınlık   sokaklar nerede.  Sokakta  gölgeler uzarken anneden ikinci uyarıyı  alırsınız. Babanızın gelme vaktinin yaklaştığı,  eve gelip  el ayak yıkama  zamanının gelip geçtiği nazik  ama otoriter bir sesle hatırlatılır. Kasım  ayıdır  ve iyice  üşümüş haldesinizdir. Başkasının duvar üzerindeyseniz sokağa,   kendi bahçe duvarınızdaysanız bahçe  içine  doğru  atlanır. Bahçede ana girişe  doğru koşulur ve  kapıya çıkılan 7-8 basamaklık merdiven tek adımda atlanarak çıkılır. Mutlanılır. Eve girer girmez ayakkabılar antrede ayak hareketi  ile ayakkabılığa  doğru fırlatılır.  Yanan soba ve yemek  kokusu bedeni  sarmalar. Eller yıkandıktan  sonra başınızın altına bir kırlent koyarak, babayı beklemek üzere, divanın üzerine uzanırsınız. Duvar üzerinden yanınızda  getirdiğiniz  hayaller  orada da devam eder.  Ertesi  güne dair,  okula dair, nevine dair. Zil  çalar.  Yerinizden fırlayıp masaya doğru seğirtirsiniz. Çorba ne  acaba diye düşünüp gülümseyerek. Masaya oturulur. Anne mutfaktan çorba tenceresiyle gelmektedir. O sırada yatsı ezanı okunmaya başlar. Anne  can-ı gönülden bir azizallah! çeker. Basit hayat çok güzeldir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-113396377272768555?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/113396377272768555/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=113396377272768555' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/113396377272768555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/113396377272768555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2005/12/duvar-zeri.html' title='Duvar Üzeri'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-112437485809288562</id><published>2005-08-18T17:15:00.000+03:00</published><updated>2005-09-06T16:42:00.793+03:00</updated><title type='text'>Çamaşır Leğeni</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:130%;"&gt;Bazen, gündelik telaş arasında çocukluk hatıralarının da kafada uçuşup gittiklerini hissederiz. Hasta bakarken, araba kullanırken, tamir işleri yaparken ya da müzik dinlerken ilk gençlik senelerine kadar olan dönemin bir hatırasını yaşadığımı da hissederim. Bir yoldan geçerken aniden Adapazarı’nda sokakta taşlardan kale yapıp, futbol takımı kurduğum aklıma geliverir. “Süreyya bizden olursa kesin yeneriz” diye bir cümle yankılanır zihnimde... “Keşke ağaçların altındaki boş yeri büyükler kapmadan oraya kalelerimiz kursaydık” diye devam ederim. Gündelik işimde bir aksamaya sebep olmayan ilginç hafıza oyunlarıdır bunlar... Eğlencelidir. Kendiliğinden oluverir. Zincirleme olarak başka hâtıraların da uyanmasına sebep olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman bozkırda buğday tarlasında sapların arasından bakan bir tarla faresi, kimi zaman bisiklette ilk ellerimi bıraktığımda kendimi nasıl hissettiğim, kimi zaman ise ergenlik aşklarımdan birisi ile okul sırasındaki sohbet anı çok net olarak duyumsanır. “Güler şimdilerde 42 yaşında olmalı, muhtemelen iki çocuğu vardır, umarım ailesinde erken menopoz derdi yoktur” diye de uzun atlama yaparım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah içimi olumlu hislerle dolduran bir telefon konuşması sonrasında hastane bahçesinde yürürken kendimi Fatih’teki evimizin banyosunda leğende çamaşır çiğnerken gördüm. Gerçeğe çok yakın bir histi. 1969 senesi.. Şanzımanlı arçelik dahi olsa, bir çamaşır makinemiz yok. Buzdolabı da girmemiş eve; zengin harcı olduğundan… Üzerinde çamaşır asan kadın resmi olan kutu Tursil deterjanlar bakkal raflarında sıra sıra.. Annenin verdiği eflatun beş liralık bir kutu Tursil almaya yeter, artar. Para üzerini düşürmeden ve avucumuzu açmadan eve kadar koşmamız tembihlenir. Kömürlükte yeterince odun yoksa da sonradan fuel-oil emdirilmiş talaş olduğunu öğrendiğimiz “Alev” marka termosifon yakıtı da alınırdı. Termosifon içindeki su bitmesin ve de delinip lehimci çağırmak zorunda kalınmasın diye alt musluk ateş sönmeden kullanılmazdı. İster çamaşır günü isterse banyo günü olsun alt musluk ellenmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte 25 wattlık bir Edison marka ampul ile aydınlatılan (ki o zamanlar banyoda daha güçlü ışık kullanmak milli servete hakaret sayılmaktaydı) banyonun duvarında metalden kocaman bir çamaşır leğeni asılı olurdu. Sanırım pirinç ya da benzeri bir metalden olan bu leğen kıvrık olan ağız kenarına delinmiş bir delikten kocaman bir beton çivisine takılırdı. Çamaşır günü öncesi oradan indirilir, banyo zeminine konur ve o akşam kirliler az deterjan ve soğuk su ile ıslatılırdı. Sabahında babanın evi terk etmesini takiben (bazı günler sabah ezanı vakti, ben uyanmadan yakılmış olurdu, onu da anlamazdım) termosifon yakılır ve çamaşır hengamesi başlardı. Beyazlar ayrıca bir kazana basılır ve gazocağı üzerinde kaynatılırdı.. Ocağın basıncı azaldıkça pompalamak ve de içinden çamaşırlar sıkılarak alınmış leğendeki kirli suyu, leğeni devirerek banyodaki deliğe doğru akıtmak en sevdiğim işlerdendi. Tabii daha da sevdiğim bir başka iş, çamaşır çiğnemekti. Kardeşimin doğumuna daha bir sene vardı ve tek çocuk olarak annemle ev işlerini birlikte yapıp oyun oynamak çok zevkliydi. Annem leğene sıcak suyu doldurup deterjanla köpürtür, çamaşırları içine attıktan sonra “Ben yemeği ocağa koyana kadar çiğne bunları” derdi. Önce ayaklarım yanar, su ılıklaştıkça rahatlar, tepindikçe tepinirdim. “Aman da güzel oğlum nasıl bana yardım edermiş” diyen annemin sesi duyulunca coşardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki leğen çamaşır çiğnedikten sonra ayaklarım sudan iyice buruşurdu. Annem, “Yeter senin çalıştığın” der ve hazır leğenin içindeyken beni bir güzel yıkar (teşekkürler kendisine ki hiç donumu çıkartarak yıkamadı aklım yettiği andan itibaren), sırtımı lifledikten sonra az da bağırtacak kadar sıcak suyla durular ve kırmızı bornozumu getirip giydirirdi. Ayaklarımı banyo takunyasına bastırıp üzerinden su döker ve sonra kucaklayıp divan üzerine oturtur, kurumamı beklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu senelerde çamaşır leğenleri ve kaynatma kazanları sıkça delinir, ilk delikler her gün mutlaka sokaktan geçen lehimci marifeti ile halledilir, tamir kabul etmez hale gelenler de eskiciye satılırdı. Karşılığı mandal ya da birkaç çikolatalı gofrete anca yetecek kadar para olurdu.. Yeni kazan ya da leğen ancak aybaşında ve baba homurdanarak alınabileceğinden, kadınlar aradaki zamanı birbirlerinden bu eşyaları ödünç alarak geçirirlerdi. Bir pişirimlik kahvenin ferahça komşudan istenebildiği, buzdolabı alabilmiş ailelere yemekten artan kıymanın bir çukur tasta yollanıp ertesi güne kadar muhafazasının istendiği senelerdi. Radyoda Zeki Müren konserleri, Amerikan malı damalı dolmuşlar, şemsiyelerini baston gibi kullanan aile reisleri o yılların alameti farikası idi. Fatihin yolları parke taş döşeliydi.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-112437485809288562?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/112437485809288562/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=112437485809288562' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/112437485809288562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/112437485809288562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2005/08/amar-leeni.html' title='Çamaşır Leğeni'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-112384372004649275</id><published>2005-08-12T13:35:00.000+03:00</published><updated>2005-08-18T17:24:44.783+03:00</updated><title type='text'>Otobüslerim</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Öğrenim hayatıma İstanbul’un Fatih semtindeki Yavuz Selim İlkokulu’nda başladım. Çevredeki ilkokullardan daha büyük, kalabalık sınıfları, devasa koridorları olan bir binaydı. Yarı bodrum kat da dahil olmak üzere beş katlıydı ve sınıfınız büyüdükçe üst katlara terfi ederdiniz. Müdür ve öğretmenler odası bu tertibe uymazdı ve giriş katındaydı. Dışarıdaki Atatürk heykelinden başka giriş katındaki salonda da bir büst vardı. Elbette ki yağmurlu havaların ant içme törenlerinin kolay yapılabilmesi için. Ben, 1/ F sınıfındaydım. Sınıf sayısı o derece fazlaydı ki, yan sokaktan bir arkadaşım 1/J sınıfına devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun önünde Aksaray semtine giden dolmuşların kalktığı, aynı zamanda İETT otobüslerinin durağı da bulunan genişçe bir alan vardı. Otobüslerin ilgimi çekmesi bu sıralardadır. Sakin ilkyaz günlerinde aralık duran sınıf penceremizden dolmuşa son müşteriyi çağıran durak kahyasının sesi ve otobüs homurtuları gelirdi. 1969 senesiydi; okullarda ve fabrikalarda ilk boykot ve işgaller bu sıralarda oluyordu. Babam TİP mensuplarına kızıyordu. Amerikalılar uzaya çıkmıştı. Patates baskısından az daha hallice gazetelerimizde Apollo uzay aracının fırlatılma sahneleri ve beyaz miğferli toplum polislerinin adam coplama manzaraları vardı. Tipo baskı tekniği ile klişe den resim basılırdı ve şanslı gününüzde fotoğrafın içeriğini anlayabilirdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlenciydim. Okula biraz erken gelir, okul bahçesinin parmaklıkları arasından gelip giden otobüsleri seyrederdim.. Ve tabii dolmuş yapan kocaman pleymouth ve chevrolet leri...Bizim semte 90 numaralı Draman-Eminönü otobüsü gelirdi. Bu hatta İETT, Bussing marka yerden çok yüksek, köşeleri belirgin, altında yatay bir motor olan, gürültülü otobüsler çalıştırırdı. Yine aynı markanın 1950 senelerinden kalma, arkası yuvarlak ve camları küçük eski tip otobüsleri vardı. Yuvarlak farları ve kırışık yüz ifadeleri ile komik araçlardı. Sultan selim yokuşunu hırıldayarak çıkarlar, hararet yaptıkları zaman şoför inerek arkadaki motor kapağını yarı açık hale getirirdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;86 numaralı Edirnekapı-Eminönü hattında troleybüsler çalışırdı. Yuvarlak hatları, geniş kapıları, yukarıdaki elektrik hattından güç almaya yarayan kolları ve karşıdan bakıldığında nazikçe gülümseyen cehreleri ile yarı bilge havasındaydılar. 1983 senesinde yeni MAN ların gelmesiyle ve İkarus ların arttırılmasıyla seferden kaldırıldıklarında ağlamaklı olmuştum. Havai elektrik hatları söküldüğünde ise geri döneceklerine ümidim kalmamıştı. Yine yetmişli yıllar boyunca zenginlerin oturduğu semtlere çalışan Leyland otobüsler hatırımda. 1950 civarında imal edilmiş bu araçlar alçak basamakları, rahatlıkları, sessizlikleri ve sağlamlıkları ile dikkat çekerlerdi. Yarı otomatik vitesleri vardı. Yorulmadan yıllarca çalıştılar. O dönemlerde biletçiler otobüslerin değişmez elemanıydı. Tahta kutularındaki biletleri mesafeye ve kişinin özelliklerine göre verirler, otobüsü zapturapt altında tutarlardı. Öğrenci,öğretmen, er ve tam biletler vardı. TCDD’nin tren biletlerinde subaylara uyguladığı indirim belediye otobüslerinde geçerli değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1972 de anne memleketimiz olan İzmir’de yaz tatilini geçirirken bir akrabamızın düğünü için Manisa’nın Akhisar ilçesine gittik. Rahmetli Ali dedemin maiyetinde.. Dar pencereleri , tavanın pencerelere yakın kısmında oval güneş pencerecikleri, bunlarda büzgülü perdeleri olan gri renkli yeşil çizgili bir otobüse bindik. Motor, şoför mahallinde, ortada kocaman bir semer gibi duruyordu. Sarsılarak çalışıyordu ve içeride mazot kokusu vardı. Yavaş ve yolcu alıp bırakarak gidiyorduk.. Bir müddet böyle gittikten sonra, sıkıldığımı anlayan muavin elimden tutarak beni şoförün yanına götürdü ve yarım saat kadar motor üzeri seyahati yaptım. Aracı kullanan, kıllı kalın kolları ve kalın bıyıkları olan adamın beylik “büyüyünce ne olacaksın” ve “baban ne iş yapar” sorularına cevap vermek dışında yolun o kısmı keyifli geçti. Akhisar zengin bir ilçeydi. Annemin amcasının BMC kamyonu vardı. Akhisar’da gördüğüm onca bisikletten, yanakları beyaz balon teker olanları en güzelleriydi. Muhtıra sonrasıydı. Birinci ordu komutanımız Faik Türün, Genelkurmay Başkanımız Memduh Tağmaç idi. Anarşistlerin çoğu içeri tıkılmış, memleket rahat nefes almıştı. Nihat Erim, Naim Talu hükümetleri sırasıyla işbaşına geliyor memleket seçimlere hazırlanıyordu. Karaoğlan umuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu senede ilk 302 mercedes otobüs sefere çıktı. Otomarsan fabrikasında imal edilen bu otobüsler, süratleri, sessizlikleri ve sağlamlıkları ile 20 sene yolların kralı oldular. İlk piyasaya verilenlerde koltukların üzerinde sadece eşya koymaya yarayan metal raflar vardı. Yan camların üzerinde sürgülü havalandırma camları bulunurdu ve mutlaka yolculardan birinin hastalığı olduğundan bu camları açmak tabu gibiydi. Ne zaman bunalıp cama elinizi uzatsanız müdahale edilirdi. Eh tavandaki üç adet metal havalandırma kapağından bahsetmesek olmaz. Bunlar da çeşitli pozisyonlara getirilerek içeri giren havanın miktarı ayarlanırdı. Arka koltuklar motor gürültüsünden dolayı rahatsızlık verici olmasına rağmen, özellikle gece yolculuklarında 302 mersedes motorunun ve şanzıman sesinin müsekkin etkisi olduğu su götürmez bir gerçekti. Piyasaya çıktığından itibaren rağbet gören bu otobüsler, havalı apollo diye isimlendirilen magirusların ve karşıdan bakıldığında sükunet abidesi gibi duran güler yüzlü MAN ların tozunu attılar. Yıllar içinde dış ve iç görünüşlerinde fazla bir değişiklik olmadı. Sadece koltukların üzerindeki tavan kısmına kişiye özel havalandırma ve ışıklandırma kondu.Biraz da koltuk yapısı değişti. Arkanızdaki yolcu dizleri dayadığında kürek kemiklerinizden haber gelmesi olayı hiç değişmedi. Orta Anadolu nun en ortasındaki kasabamıza yaptığımız yolculuklarda çoğu zaman kendi ilimizin otobüs şirketlerini kullanırdık, kimi zaman da Kayseri, Malatya, Siirt, Van illerinden gelen otobüslere binerdik. Siirt petrol, Vangölü, Kayseri Kent , Ses ve Erciyes aklimda kalanlar. Uzun yoldan gelenler daha yeni, daha bakımlı olurlardı. İçeri girince burnunuza gelen koku genellikle aynı olsa da. güneydoğudan gelenlerin bazıları klimalıydı. Serinliği hissetmek hoştu. Tabii ki klima deyince ilk aklıma gelen marka sütrak-klima oluyor simdi geriye bakınca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 eylül silindir gibi geldi. Ailem Erzurum’da ben İstanbul’da kalıyoruz. Cerrahpaşa.. Kapıda askerler. Bitmeyen solcu sağcı muhabbetleri. Kendimize benzeyeni bulma telaşı. Konuşmalardan kişilerin politik yapısını tahmin etmeye çalışmalar. Her sene iki defa Erzurum a gidip gelme ve yollarda kimlik sorulması, askerin yol kesmesinin normal sayıldığı yıllar. Çok şükür huzur ve sükun ortamının teessüs edip Turgut Özallı yılların kapıyı çalması. Devlet büyüklerimizin her daim NATO ya CENTO ya ve uluslar arası anlaşmalara bağlı kalacaklarını bildirmeleri. İnce sesli dirayetli generalin ressam olmaya karar vermesine yıllar var. ANAP iktidara geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özal’ın gayreti ile MAN otobüs fabrikası yeniden canlandırıldı hem belediyelere hem de şehirlerarası otobüs firmalarına satış yapmaya başladılar. Çok rahat ve çok da arıza yapan otobüslerdi. Bir furya idi gecip gittiler. MAN ların koltuk aralıkları biraz dar olmasına rağmen yolculuk rahattı ve sevgili 302 mercedes lerimizin alameti farikası olan şanzıman sesi bunlarda çok daha az gelirdi. İstanbul belediyesinde halen kullanılmaya devam eden MAN otobüsler bu dönemde alınmıştı. Şehir içinde hem hızlı hem de rahat olmalarına rağmen 1977 den beri Macaristan’dan belli zamanlarda alınmış olan İkarus’lardan daha çok bozulur, yolcu indir bindirine sebep olurlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özal’lı yıllar farklı bir dünyada olduğumuzu bize gösterdi. Milletçe cesur ve kahraman bir ırkın ahfadıydık.. Burası çok doğru.. Ama bizim dışımızda da bir dünya vardı ve farklı yaşamlar devam ediyordu. Kendi kahramanlığımız hayat standardımızı yükseltememişti. Dünyada başka milletlerin paraları ve ekonomileri de vardı ve sanırım kuralları farklı işliyordu. Kimileri devrimci, kimileri uyanık bir köylü deseler de, Özal iyi bir ezber bozucuydu. İlk bozduğu ezber döviz ve ithalat rejimi üzerineydi. 1984 te kullanılmış araç ithal edilebileceğine dair çıkartılan kanun kuvvetinde kararname ile Avrupa ülkelerinden yüzlerce ikinci el otobüs geldi. Bugün gibi hatırladığım; Vatan caddesindeki galerilerde onlarca değişik model otobüsün alıcı beklemesidir. Mercedes’in değişik modelleri en fazla görülenlerdi ve o sene okul yolumda, eski lunaparkın karşısında duran birine merakla bakarken kalın bıyıklı lacivert elbiseli bir adam yanıma gelmiş ve “çocuğum içine girip bakabilirsin” demişti. Morumsu kurşuni boyuna çizgileri olan, bütün diğer modelleri gibi güler yüzlü bir beyaz Mercedes otobüstü.. İçine girip incelemiştim.. Koltukları daha rahattı ve koltuk arkalarında plastik kaplama vardı..Kendi kendime “vay be arkadan dizlerini dayayanlara karşı önlem almış adamlar” demiştim.. Uzun Erzurum yolculuklarının kabusu arka koltuktakinin sırtıma gelen kısma dizlerini dayamasıydı.. Gezdiğim otobüsün kocaman camları vardı ve üst nihayetleri hafif bombeli ve koyu renkliydi.. Her koltuğun üzerindeki yuvarlak havalandırma delikleri ve okuma ışıkları, yıllar içinde bizim ülkemizde imal edilenlerde de standart hale gelecekti.. Aracın şoför mahalli çok daha konforluydu ve şimdi bütün modellerde olduğu gibi daha alt seviyedeydi. Aşağı indiğimde lacivertli kalın ağabey “beğendiysen hemen verek” dedi.. Gülüştük… yoluma devam ettim.. Yüzlerce güzel görünümlü hurda otobüs yollarımızda yerini aldı o dönemde.. Birçoğu kısa zamanda seferden alındı.. son örnekleri de Silivri, Kumburgaz, Selimpaşa hattında korsana çıkarak ahir ömürlerini tamamladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç sene sonra Varan turizmin öncülüğü ile Setra marka otobüsler devreye girdi.. Sağlam, güzel ve estetik araçlardı.. Gerçi şanzıman sesini duymamak, ayak kokusundan ayrı kalmak 60 lı seneleri hatırlayan bizim nesli bozardı ama hakkı teslim etmek gerekir çok farklıydılar.. Yeri gelmişken Varan turizmin hizmet anlayışını, saatinde varmasını, güzel hosteslerini de hatırlamak gerekir… 1980 lerin sonlarına doğru bolu dağını aşmak halen bir saatten fazla sürüyordu ama bu zarif ve lüks araçların içinde rüya gibi geliyordu.. Bu senelerde ülkemizde imal edilen Mercedes marka otobüsler kısa süreli bir kimlik bunalımı yaşadılar.. 0302 den bozma ve estetik açıdan ürkütücü olan 0302S ler fazla tutulmadı ve hem kasa hem de motoru açısından çok değişik olan 0303 ler devreye girdi. Konforlu ve hızlıydılar, arkasından diğer modeller de modern çağa uyma çabası ile geldiler. O304 ler ve arkasından gelen 0403 ler, hem güçlü hem de pratik oluşları ile halen yaygın olarak kullanılmaya devam ediyorlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991 senesinde ülkede genel seçimler yapıldı.. Turgut Özal cumhurbaşkanı olmuştu. Kravatsız, kısa kollu gömlek ve spor ceket ile resimler çektiren genç başbakan adayı Süleyman Demirel güzel bir seçim kampanyası ile tazeliğini kanıtlamış ve koalisyon falan demeden hükümet başı olmuştu.. Takip eden yıllarda kampanyada söylediklerinin tam tersini yaparak sosyal güvenlik sistemini perişan edecek ve devlet kadrolarının devlet ciddiyetine uygun şekilde yeniden düzenlenmesi için elinden geleni yapacaktı.. Tanıdık iş adamlarından oluşan aile fotoğraflarının dillendirilmesine de çok vardı… O sıralarda kimsenin aklına daha küçük yaştaki Özalı’ın öleceği ve Demirel ‘in cumhurbaşkanı olacağı gelmiyordu.. Hele hele cumhurbaşkanlığı makamındayken postmodern darbeye babalık edeceğini kimse düşünemezdi.. İki defa şapkasını alıp gitse de bir üçüncüye ortak olması kimilerine göre mümkün değildi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demirel li yılların son diliminin başları yani 1991-1992 senelerinde kuzey ülkelerinden demonte halde gelip Bursa’da parçaları birleştirilen iki katlı otobüsler moda oldu.. DAF ve Scania markaları ile… 75 civarında yolcu taşıyan, kocaman araçlardı bunlar.. Bütün firmalar anlaşmış gibi üst katında sigara içilir, basık ve dar alt katta sigara içmeyenler mahkum muamelesi görürdü.. Bu araçların ne ülkemiz yollarına ne de yurdumda yetişmiş sürücülerin sertliğine dayanamayacağı kısa sürede ortaya çıktı. Şimdilerde İstanbul’un dış semtlerine yolcu taşımada kullanılıyorlar… İlk günlerindeki gibi yolda kalanlar çok.. İki katlı otobüs furyası nın sonlarına doğru yine kuzey ülkelerinden Scania marka tek katlı ve cok rahat araçlar gelmeye başladı ve yine bu yıllarda Ulusoy Turizm Neoplan marka araçlarının sayısını arttırdı… Uçak hissi de veren araçlardı - ki tasarlayanlar da jetliner ismini koyarak bunu düşünmüş olmalıydılar.. 1990 li yillarda yine ithal edilen MAN lar ile ülkemizde üretilen marathon, prenses ve saphire isimlerini almış otobüsler de yaygın olarak kullanılmaktaydı… Aynı firma tarafından üretilen bu son üç model olanca rahatlıklarına rağmen Mercedes in yerini tutmaktan çok uzaktı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediyelerimizin otobüs ihtiyaçları ise değişik şekillerde karşılanıyordu.. İthal malı iki katlı DAF marka otobüsler halen İstanbulun iki yakasını birleştirmekte ve uzak uydu kentlere servis yapmaktalar… Belediye atölyelerinde yenilenen körüklü ve körüksüz MAN otobüsler ile 25 seneden fazla zamandır belli aralıklarla alınan İkarus lar düşe kalka hayatlarını sürdürüyorlar.. Son yıllarda belediyeye alınan otomatik vitesli geniş Mercedesler ise gerçek birer toplu taşıma harikası.. Buraya kadar gelmişken ülkemin Halk otobüslerinden bahis geçmese olmaz… Diğer şehirleri çok iyi bilmesem de benim şehrimde son beş senedir ciddi bir yenileme çalışması yapıldı.. Uzakdoğu kökenli olan Hyundai’ ler , Ülkemizde yapılan Otokar ‘lar ile her gördüğümde gülümsemekten kendimi alamadığım Bursa yapımı Güleryüz Cobra lar en çok tercih edilenler..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990 senesinde ilk otomobilimi aldım. Artık otobüslere fazla muhtaç olmasam da yollarda gördüğüm, bu büyük ve albenisi çok araçları takip etmekten uzak kalamadım.. Halen şehirlerarası yollarda mola vermek için durduğum yerleri, otobüslerin uğrak yeri olan tesislerden seçerim.. Rengarenk, molada yıkanmış, üzerinden suları sızan, kimileri rölantide çalışırken hafifçe sarsılan bu araçların çekiciliğine dayanamayıp ön kapıdan içlerine girdiğim ve şoför mahalli ile iç kısma bir göz attığım çoktur… Ve bir de hayatımın bir döneminde kısa süreli de olsa uzun yol şoförlüğü yapma hayalimi halen sıcak tutarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1979 ara secimlerinde Saraçhane Meydanı’ndaki Adalet Partisi mitingine gitmiştim.. Sonradan dokuzuncu cumhurbaşkanımız olacak olan parti liderinin otobüsle gelişi hatırımda… Platform üzerine çıkışı ve siyah fötr şapkasını “ ben bunu ne yapayım” der gibi sallayışı da… Özallı yıllarda seçim otobüsleri iyice hayatımıza yerleştiler ve otobüs aynı zamanda konuşma platformu vazifesini de görmeye başladı… Hemen her parti ve hatta büyük il ve ilçe belediye başkanlıkları birer seçim otobüsü edindi.. İlaveten midibüsten bozma seçim araçları orta boy belediye başkanlarına seçim otobüsü olarak hizmet verdiler… Seçim zamanı bu otobüslerin üzerinden meydanların nasıl göründüğünü de hep merak etmişimdir… Meydana giriş, ön camdan halkı selamlama, kibirli tebessümler, kesilen kurbanlar, elini dokunmaya çalışan insanlar, iki arada bir derede oğluna iş isteyenler ve insan kalabalığına yüksekten bakmanın büyüsü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüslerimin 35 yılına baktığımda en çok haline üzüldüklerim bu seçim otobüsleri oldu… En sevdiklerim de halen fabrika servisi yapmaya devam eden, bilmem kaçıncı milyon kilometresindeki, onurlu, ihtiyar delikanli O302 ler..&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-112384372004649275?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/112384372004649275/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=112384372004649275' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/112384372004649275'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/112384372004649275'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2005/08/otobslerim.html' title='Otobüslerim'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-15189641.post-112353440180732437</id><published>2005-08-08T23:45:00.000+03:00</published><updated>2005-09-06T16:34:17.523+03:00</updated><title type='text'>48 model dodge, ford fairlane</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Hasta annesini evde muayene etmemi istiyordu. Anlattığına göre annesi astımlıydı, bel omurları çökmüştü ve yatalaktı. Evden çıkması mümkün değildi. Telefonda konu ile ilgili mutabakat sağladıktan sonra gelip beni alacağını söyledi. Bir saat tayin edip telefonu kapattık. Alıcıyı yerine koyduktan sonra “adam amma da sigara-içki içmiş ha...” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Zira telefondaki 60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kibar erkek sesi, derinden gelen, hışırtılı ve öksürüklerle kesilen bir sesti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Mesai bitimine yakın bir zamanda, yani tam anlaştığımız gibi beni almaya geldi. Ayhan Işık filmlerinden fırlamış gibiydi. Briyantinle yatırılmış ve özenle arkaya taranmış yarıdan fazlası beyaz saçlar, üst dudağın üzerinde yarım santim kalınlığında bir çizgi oluşturan siyaha boyalı incecik bıyık, süet ceket ve bordo üzerine bej desenli ipekli fular. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Hazırlandım ve birlikte çıktık. Arabasının olmamasına şaşırdım. Bir taksi çevirdi ve arka sağ kapıyı açarak beni oturttu. Hareketleri günümüz insanı için abartılı sayılabilecek türde kibar olmasına rağmen onda sakil durmuyordu. Ön koltuğa oturdu. Taksiciye Feriköy’e gideceğimizi söyledikten sonra hafif yan dönerek kendini anlatmaya başladı. Konuya hemen girmişti ve durmadan anlatıyor, arada boğazını temizleyip sigaradan dertleniyordu. “15 sene 48 model doç kullandım. Her türlü tamiratını ustalarla beraber yapardım. Bizim Feriköy malum amerikancı ustaların yeriydi. Hepsini tanırdım, sokağa girince bir uçtan başlar sırayla muhabbet ederdik. Kiminde kahve, kiminde çay bardağında rakı, kimse duymasın bazısında da çift kağıtlı sarıp içerdik. Tarlabaşı’nda kocaman atölyem vardı o zamanlar, İstanbul’un en baba buzdolabı tamircisiydim. Yanımda iki kalfa çalışırdı, sabahtan akşama eşşek gibi çalışıp akşamları da alemlere akardım. Harcadığım paranın haddi hesabı yoktu. Gittiğim gazinoya bir artistle beraber girsek bana itibar fazlaydı. Garsonlar etrafımda fır döner, bayanların biri gider, diğeri gelirdi. Her akşam benim doç başka bir hatunu misafir ederdi. Aleme çıkmadan önce nikelajlarını parlatır, beyaz yanaklı lastikleri arap sabunu ile silip tertemiz yapardım. Annem evlenmemi istese de parayı bol verdiğimden fazla üstelemezdi. Doç biraz eskiyip havası azalınca satıp ford farleyn aldım, aynı tas aynı hamam bir beş sene daha geçti. Kısacası 45 yaşına kadar o gazino senin bu pavyon benim gezdim. Saçlar beyazlayıp, paralar azalınca biraz aklım başıma gelir gibi olduysa da bu defa Beyoğlu’nun arka sokaklarına dadandık. Aldığım mülkler bir bir elimden gitti. Annemle oturduğum apartmanda 3 dairemiz kaldı. Biz bahçeye girip çıkarız hesabıyla bodrum kata taşındık, iki dairenin de kirasını yiyip kıt kanaat geçiniyoruz.” Burada sustu. Galiba anlatılacaklar da azalmıştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Biraz sessizce gittikten sonra Feriköy meydanına geldik. Tam meydanda indik ve buraya açılan sokaklardan birine saparak ilk kapıdan girdik. Apartmanda ilk burnuma gelen hafif bir küf ve eskimişlik kokusuydu. Rahatsız etmiyordu. Sinmiş yemek buharlarının insanın genzini yakan kokusu yoktu. Bodrum kata indik. Arkası bahçeye açılan bir yarı bodrumdu, loştu ve insana ilk bakışta yaşanılabilir bir yer olduğu izlenimini veriyordu. Evin hanımının yattığı odaya geçtik. Bu sırada yerlerin ve bütün eşyaların üzerinin kesif bir toz tabakası ile kaplı olduğunu fark ettim. Muzaffer Bey’in, adı buydu, ayakkabılarımı çıkarttırmama konusundaki ısrarına sevindim. Yaşlı bayan eski tip bir divanın üzerinde oturuyordu. Bacaklarının üzerinde iki kirli yorgan seriliydi. Sırtına da eski tip atkılardan almış ve bir yastığa dayanmıştı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Tanışma ve rahatsızlıklarını sorgulama faslından sonra, muayene için tavır aldım. Zor soluk alıyordu ve genizden gelen bir hırıltısı vardı. Sırtını açmaya çalışırken odada bir başka hırlamalı soluk sesi daha duyduğumu hissettim. Muzaffer bey odadan çıkmıştı, ondan geliyor olamazdı. Kısa bir süre sonra iyice emin olmuştum. Odada bir başkası vardı ve o da astımlıydı. Üstelik ses de divanın altından bir yerlerden geliyordu. Aklımdan hemen seyrettiğim filmlerdeki sahneler geçti. Sakat ve astımlı bir kardeş yatak altına saklanmış olabilirdi. Eve gelenleri bağlayıp soyan astımlı canavar anne-oğullar ile karşı karşıya olabilirdim. Muzaffer bey her an içeri girip boğazıma ekmek bıçağını dayayabilirdi. Yukarıdan aşağı sırtım ürperiyordu. Yaşlı bayanı bir an için bırakıp hole geçtim ve koridordan mutfağa doğru baktım. Muzaffer bey kirli tabaklarla dolu tezgahın üzerine koyduğu bir tabaktan atıştırıp, uzun bir bardaktan rakı içiyordu. Beni görmedi. Hemen geri döndüm ve teyzeyi muayeneye başladım. Diğer hırıltı devam ediyordu ve sanki bana yaklaşmıştı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Korkuma dayanmaya çalışarak muayeneyi bitirdim. Divanın yanı başındaki ince tahta bacaklı, ayaklarının alt uçları demirli, ellili yıllardan kalma koltuğa oturup çantamı kucağıma çektim. Reçeteyi hazırlarken odaya Muzaffer bey girdi ve eş zamanlı olarak da divanın altından çok renkli bir kedi çıktı. Beyaz, siyah, sarı, gri tonlarında olan tüyleri yer yer dökülmüştü ve yaşı oldukça ileriydi. Dehşetli bir hırıltı çıkarıyor, sahibinin ayaklarına sürünüyordu. Evin emektarı olduğunu öğrendiğim dişi kedinin astımı ve karaciğer yetersizliği olduğunu, tüylerinin yaşlılıkla beraber karaciğer hastalığı sebebiyle döküldüğünü anlattılar. Derin bir soluk aldım. Ardından kolay açılır kapaklı şişede kola ikram edildi, ben ağzımın kuruluğu had safhada iken gelen içeceğe saldırdım. Bardakta gelse içer miydim diye düşünürken, Muzaffer bey: “Bu evde ambalajsız hiçbir şey yenip içilmez, farkındayım” dedi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;“Annem 85, ben 65 yaşındayım, babam ben ortaokula başladığım sene öldü. Önce sıkıntılı, sonra şaşaalı, sonra yeniden gariban günler yaşadık. Hayattan da bıktık galiba.” Diyerek devam etti. Hazırlamış olduğum reçeteyi aldı. Özenle katlayıp, cebinden çıkardığı, kendi verdiği isimle ‘akıl defteri’ nin içine koydu. “gidelim doktor, senin yolun uzun” diyerek önüme düştü ve benimle taksiye binerek Karaköy iskelesine kadar geldi. İskeleye yaklaştığımızda hazırlamış olduğu sarı zarfı uzattı. Almayacak oldum. Diretti: “Sen sultanlık zamanlarımıza değil, çulsuzluk zamanlarımıza denk geldin, azsa kusurumuza bakma” dedi. Ağlıyordu ve nefesi alkol kokuyordu. “Yol gösterenimiz de yoktu be annem!” diye içini çekti. Veda edip arabadan indim. Daha sonraki aylar ve yıllarda ne aradı ne de annesinden haber verdi. Duvarlarında sararmış resimlerin olduğu, eşyaları tozlu, çerçeveleri kirden kararmış, kedisi bile hasta olan o evi unutamadım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:130%;"&gt;(yazar notu: bu yazı ilk olarak 2002  senesinde &lt;a href="http://www.iktibas.net"&gt;www.iktibas.net&lt;/a&gt; te  yayınlanmıştır)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/15189641-112353440180732437?l=dryagci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dryagci.blogspot.com/feeds/112353440180732437/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=15189641&amp;postID=112353440180732437' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/112353440180732437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/15189641/posts/default/112353440180732437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dryagci.blogspot.com/2005/08/48-model-dodge-ford-fairlane.html' title='48 model dodge, ford fairlane'/><author><name>doktor yagci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09286165593344402020</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry></feed>
